Balkanlar Merceğinde Arnavutlar, Kosova ve Türkiye

Tarihsel Arka Plan

Arnavutlar 

Osmanlının yükselme döneminden başlayarak  Osmanlı siyaseti ve bürokrasisinde en başat rolü oynamışlardır. Otranto fatihi Gedik Ahmet Paşa’dan başlayarak son döneme kadar 33 sadrazamla, Osmanlıya sadrazam vermekte başta gelmişlerdir. Gedik Ahmed Paşa, Kara Ahmed Paşa, Lütfi Paşa , Ferhad Paşa, Tarhuncu Ahmed Paşa ve Köprülü sülalesi bunların en ünlüleridir.

Arnavutlar tüm Güney Balkanlar’da, Girit ve Rodos dahil Osmanlı Devleti’nin sacayağı konumunda olmuşlardır. Bu bölgedeki vali, bey ve diğer yöneticiler Arnavut olduğu gibi, örneğin Mora yarımadasındaki Müslüman ahalinin büyük çoğunluğunu Toska Arnavutları oluşturmuştur. Edirne’den Adriyatik’e, Preşeve ve Niş’ten Selanik’e Mora’ya, Girit’e kadar uzanan bölge Osmanlı adına Arnavut yöneticiler tarafından yönetilmiş, bölgede Müslüman ahalinin büyük ekseriyetini Arnavutlar teşkil etmiştir. Sadece Balkanlarda değil Cezayir, Trablusgarp, Hicaz dahil Bağdat, Musul ve Kafkas bölgelerinde bile Arnavut yöneticiler, valiler ve askerler önemli görevler Üstlenmişlerdir. (Trablusgarp valileri Moralı İbrahim Paşa, Vekilharç Osman Dayı, Arnavut Halil Paşalar ve Koloğlular gibi)

Özellikle 18. Yüzyıl sonlarıyla 19. Yüzyıl başlarında, Yanya’da Tepedelenli Ali Paşa, Girit ve Mısır’da Mehmed Ali Paşa, Balkanlar ve Doğu Akdeniz’de Osmanlı içerisinde yükselen Arnavut gücünün sembolü olmuşlardır. Her iki paşa Osmanlı sarayına bağlı faaliyet gösterdikleri dönemlerde büyük bir güç oluşturdukları gibi Hicaz’dan Sırbistan’a kadar Osmanlının vurucu hâkim gücü haline gelmişlerdir. Bu dönemde Mora ve Girit ayaklanmaları bastırılmış, Sırplar ve Yunanlılara göz açtırılmamıştır. Ayrıca, 20 yılı aşkın bir zaman Suudi-Vahhabi işgalinde olup bir türlü Vahhabilerden temizlenemeyen Hicaz (Mekke-i Mükerreme ve Medine-i Münevvere) bölgesi, sonunda Mehmed Ali Paşa ve oğlu İbrahim Paşa komutasındaki 12 bin civarındaki seçme Arnavut askeriyle kurtarılabilmiş, bölge bu sergerdelerden temizlenmiştir. Bu harekâtta mukaddes topraklarımız binlere varan Arnavut şehitlerin kanlarıyla sulanmıştır.

Zamanla Batı Avrupa ülkeleri ve Rusya’nın güçlenmesiyle kuzey Balkan topraklarını kaybetmeye başlayan Osmanlılar güney Balkanları arnavut nüfus ve gücü sayesinde elinde tutabilmiştir. Ne varki, Tepedelenli Ali Paşa ve Mehmed Ali Paşa’nınOsmanlı saray yönetimi ile yollarının ayrılması Osmanlının güney Balkanlardaki talihini değiştirmiştir. Yanya valisi Tepedelenli Ali Paşa’nın, Sultan II. Mahmut döneminde Padişahın baş müşaviri Mehmed Said Halet Çelebi ve diğer bazı paşaların (Hurşit ve İsmail paşalar) kışkırtmasıyla büyük kanlar dökülerek öldürülmesi, tüm çocuklarının saraya teslim olmalarına , dehalet etmelerine karşın katledilmeleri arnavutları gücendirmiş ve çok geçmeden Mora yarımadasında Yunan devleti kurulmuş olup , Londra protokolüile bu durum batılı devletlerce resmileştirilmiştir (1830 ) . Daha önce Rusya ve İngiltere’nin baskısıyla Toska Arnavutlarınım, Osmanlı idaresince Mora yarımadası dışına çıkarılmaları (1792 ) , Müslüman ahalinin yarımadadaki nüfusunu bir hayli azaltmıştır. Osmanlı hanedanının Arnavut unsuruyla yollarının ilk ayrılışı bu şekilde cereyan etmiştir.

Tepedelenli Ali Paşa ve daha sonra Mısır valisi olan Kavalalı Mehmed Ali Paşa

 (Mehmed Ali Paşa aslen güney Arnavutluktaki Korça- Görice- bölgesinden olup, burada Viskop köyünde doğmuş, daha sonra ailesi bir kan davası yüzünden Kavala’ya göçtüğünden Kavalalı diye anılmıştır.) hadiseleri Osmanlının Arnavutlarla bir şekilde yollarının ayrılmasına sebebiyet vermiş, Akdeniz ve Balkanlarda güç kaybına uğramıştır. 1830’daki İşkodralı Mustafa Paşa ayaklanması bu yol ayırımlarının tuzu biberi olmuştur. ( Aynı zamanda İşkodra valisi olan Mustafa Paşa son olarak Medine-i Münevvere’de Şeyhülharem- Harem-i Şerif’ten sorumlu idareci – olarak vefat etmiştir. Aile efradı Eyüp sırtlarındaki Karyağdı Baba Bektaşi tekkesinde gömülüdür.)

Daha sonra, gerek İşkodralı Mustafa Paşa gerekse diğer yerel Arnavut yöneticiler affedilip taltif edilerek bu yara sarılmaya çalışılmış ancak! 878-1881 yılları arasında kurulan Prizren Birliği , bu birliğin Ayestefonas anlaşmasını hafifleten Berlin konferansı sonrasında gereksiz yere dağıtılması [2] , sonraları Şemsi Paşa’nın suikast sonucu öldürülmesi,[2]  II. Meşrutiyetin ilanı , 1910 ve 1911’de İttihatçı hükümetin en vahim icraatı olan Arnavutların silahlarının haksız bir şekilde toplanması olayı son yol ayırımı olmuştur. Ve akabinde çıkan Balkan harbi ile de Edirne’ye kadar olan bütün Balkan toprakları kaybedilmiştir. Silahları İttihatçı hükümetçe haksız bir şekilde toplanan Arnavutların bir bölümü tepki olarak tarihlerinde nadir rastlanacak şekilde Balkan savaşında Sırplara destek vermiş, diğer bir bölümü de silahsız kaldıklarından Sırplara karşı savunmasız duruma gelmişlerdir. Bu da imparatorluğun sonu olmuştur.

Zira 1402 Ankara savaşı ve sonrasında gelişen olaylar, Safevi devletinin yükselişi, Balkanları Osmanlı’nın merkez hinterlandı haline getirmiş, bu coğrafyayı Osmanlı ülkesinin beyni konumuna sokmuştur. Osmanlı’nın merkez hinterlandı Bursa’dan Tuna’ya ve buradan Adriyatik’e uzanan bir bölge olduğu gibi, sadrazam dâhil saray bürokrasisinin belkemiğini oluşturmuştur. Bunda da 33 sadrazam ve binlerce paşa ve vali ile en büyük pay Arnavutlarındır. Osmanlı Devleti, Balkanlar ve Avrupa topraklarında ilerleyip güçlü olduğu dönemlerde parlak ve yükselme dönemlerini yaşamış; duraklayıp gücünü kaybettiği dönemlerde ise gerilemeye, dağılmaya yüz tutmuştur. Osmanlı İmparatorluğu’nun yükselme, duraklama, gerileme ve dağılma dönemlerinin temel belirleyeni, çeşitli dönemlerde Balkan, Rumeli coğrafyasındaki konumu olmuştur. Balkan coğrafyasındaki yenilgilerle ve bu coğrafyanın (Rumeli)      Kaybıyla Osmanlı Devleti beyninden vurulmuştur. İmparatorluk tümüyle çökmüş, 1878’de Karadağ ve Niş’in kaybıyla Selanik korumasız kalmış,1912’de Selanik’in kaybıyla İstanbul’un kapısı açılmış, I. Dünya savaşı sonralarında da İstanbul işgale uğramıştır. Bu bakımdan Balkan coğrafyası dün olduğu gibi bugün için de Anadolu ve Mezopotamya’nın güvenlik kapısıdır. Bugün için İstanbul’dan, Diyarbakır, Erbil ve Süleymaniye’ye kadar olan bölgenin güvenliği Balkanlardan geçer.

Osmanlı’nın anılan dönemlerdeki konumunun Balkanlarla ilişkisinin en önemli unsuru Arnavutlar olmuştur. Yukarıda izah olunduğu gibi, imparatorluğun yükseliş, satvet, gerileme ve dağılması ile Osmanlı hanedanı – Arnavut ilişkileri arasında bir bağlantı söz konusudur. Bugün de, Arnavutlar, Balkanların, Balkan (Rumeli) Müslümanlığının kilidi konumundadırlar. Bu unsur Balkanların en kalabalık Müslüman nüfusunu teşkil etmekte, aynı zamanda en geniş ve stratejik hinterlandına sahiptirler. Yanya’dan (Epir) Niş’e, Preşeve ve Üsküp’ten, Ülgin, Çetina, Podgoriçe ve İşkodra’ya kadar uzanan genişçe bir coğrafya, Sırbistan ve Yunanistan’a uzanan kolları, tarihten gelen konumu ve bugünkü durumuyla, Arnavut unsuru Balkan (Rumeli) Müslümanlığının merkezinde durmakta, ana gövdesini teşkil etmektedir. Bu Müslüman nüfusun parçalanmış değil, bütünleşmiş bir şekilde dinamize edilmesi, Balkan Müslümanlığının geleceğini belirleyecektir. Aynı zamanda Arnavutların 1912’den beri yaşadığı kötü talihi değişebilecektir. Özellikle, Türkiye’de yaşayan milyonlarca (4Milyon civarı ) Arnavut’un da gerekli, olmazsa olmaz hükmünde olan , desteği ile, Müslüman Arnavut unsuru Balkanlarda bütünleşmiş bir hale gelip kötü talihinden kurtulma şansını yakalayacak, aynı zamanda Balkan Müslümanlığının teminatı olacaktır. Çünkü, Balkanlarda en geniş coğrafyaya yayılmış, en büyük nüfusa sahip ve Adriyatik’e açılabilen tek Müslüman topluluktur. Tüm bunlar için, Yanya( Epir ) dan Niş’e , Preşeve ve Üsküp’ten , Podgoriçe, Ülgin, Bar ve İşkodra’ya kadar olan bölgede (  90. 000 Km2) güçlü ve Büyük Arnavutluk devletine ihtiyaç vardır.

Türkiye’nin Balkanlar Politikasının Eleştirisi

Falih Rıfkı Atay misak-ı milliciliğin, Osmanlı’nın eski ülkeleriyle ( özellikle Orta Doğu ve Balkanlar) ilgilenilmemesinin meşruluğunu ve gerekliliğini ispat için kaleme aldığı ” Zeytindağı” kitabının girişinde şöyle bir anlatımda bulunur:

” Berlin Konferansı sırasında, Osmanlı’nın Niş’i de bırakması talep edildiğinde, Osmanlı murahhası olan paşa sinirlenerek, eğer Niş´i de istiyorsanız, ne hacet İstanbul’u da size verelim, bu mesele olsun bitsin, der. Bizim baba ve dedelerimiz için Niş İstanbul kadar yakındı, Niş’in kaybedilmesiyle Osmanlılığın, Türklüğün biteceği zannediliyordu. Hâlbuki bizim çocuklarımızın Avrupası, Marmara ve Meriç’te bitiyor.”

Tek Parti dönemi statükoculuğunun ve resmi ideolojisinin mimarlarından olan Falih Rıfkı Atay bu anlatımında Niş’in ve Balkanların kaybedilmesinin herhangi bir sona neden olmadığını, bir facia olarak nitelendirilemeyeceğini söylemeye çalışmaktadır. Daha doğrusu,  ” Meriç’in ötesi cehennem, bizi alakadar etmez, oralara gitmek sadece 500 yıllık boş bir maceraydı ” söylemini dile getirmekte, teorik çerçevesini belirlemektedir.

Bu politika, Cumhuriyet döneminin başlangıcından günümüze değin devletin temel hariciye politikası olarak takip edile gelmiştir. Türkiye’nin Misak-ı Milli hudutları dışındaki bölgelere yönelik kayıtsızlık politikasının faturası çok ağır olmuştur. Kurtuluş savaşından bu yana üççeyrek asır geçmiş olmasına rağmen hala eldekini muhafaza etme, bunu da kaybetmeyelim politikası devam etmekte, Parçalanma ve bölünme fobisine dayalı politikalar temel teşkil etmekte, ülkenin önü tıkanmaktadır. Bu durumda Türkiye etrafındaki güvenlik çemberine kayıtsız kalmaktadır.  Özellikle Dışişlerindeki statükocu, Yurtta Sulh, Cihanda Sulh söylemine dayalı tembellik politikasının devamı, durumu daha da vahim hale getirmektedir. “Balkanlarda başımıza bela almayalım, uluslararası kamuoyunu ürkütmeyelim.” Sözleri Dışişlerinde sık sık dile getirilmektedir. Olayın en ilginç yönü bunu dile getiren Dışişleri yetkililerinin tamamına yakınının Balkan kökenli kimselerden oluşmasıdır. “Ha Bosna, ha Yeni Zelanda ” mantığı sergilenmektedir. Gerek Bosna savaşı sırasında, gerekse Kosova olaylarında bu politikanın, Türkiye’ye ve Balkan Müslüman azınlığına faturası çok ağır olmaktadır.

Üzülerek belirtelim ki, Türkiye’de yaşayan Balkan kökenli vatandaşlarımızın da çoğu bu politikayı izlemekte, Falih Rıfkı Atay’ın izinden gitmektedirler. Bu insanlarımız Balkanlardaki kökleriyle tüm bağlarını kopartmış olup, soğuk savaş sonrası Balkanlardaki, gelişme ve facialara Kayıtsız kalmışlardır. Özellikle Bosna savaşı sırasında Türkiye’deki (Nüfusları, 3,5-4 Milyon arasında olduğu tahmin edilen) Boşnakların çoğu, Bosna’ya tamamen ilgisiz kalıp, Faciayı seyretmekle yetinmişlerdir. Bosna sınavını kaybetmişlerdir. Bilerek veya bilmeyerek Balkan Müslümanlığına, Türkiye’nin Balkanlardaki çıkarlarına büyük kötülük yapmışlardır. Türkiye bu yüzden Bosna savaşı sırasında gayet pasif kalmış olup (Özellikle Merhum Turgut Özal’ın ölümü sonrasında) oldukça kayıtsız bir tutum sergilemiştir. Türk, Kürt, Laz vs. Gençler Türkiye’den Bosna’ya gidip , savaşıp şehit olurken , Türkiye’deki Boşnaklar nakdi yardımda bulunmaktan bile imtina etmişlerdir. Bosna’ya,  anavatanlarına bir Afrika veya Uzakdoğu ülkesi gibi yabancı kaldılar. Dayton anlaşmasının birçok bakımdan Bosna Müslümanlarının aleyhinde şekillenmesinde, Türkiye hariciyesinin,Türkiye’deki Boşnakların büyük sorumluluğu ve suçu vardır.

Kosova konusunda da şimdiye değin benzer bir tutum gözlemlenmektedir. Yine bu doğrultuda Türkiye’de yaşayan 4 Milyonu aşkın Arnavut’un çok büyük bir bölümü, Türkiye’ye göç ettikten sonra Anavatanlarına kayıtsız kalmışlardır. Hem hariciyenin Balkanlara kayıtsızlık politikası ve buna paralel Türkiye’deki Arnavut kökenlilerin çoğunun aynı yöndeki tutumu sonucunda Arnavutlukta’ki Türkiye ve İslam dünyasına yakın politikalar izleyen Salih Berişa yönetimi devrilmiştir. Arnavutlukta Türkiye ve Bosna yanlısı bir politika izleyip İslam ülkeleriyle de sıcak ilişkilere giren Salih Berişa yönetiminin devrilip, sosyalist ve Yunan yanlısı Fatos Nano yönetiminin başa geçmesinde Yunanistan temel rol oynadığı halde, bu konuda en büyük sorumluluk Türkiye’ye aittir. Türkiye hariciyesi “Balkanlarda başımıza bela almayalım” mantığıyla bu bölgede müttefik istememektedir. Zira Meriç’in ötesiyle ilgilenme niyetinde değillerdir. Ayrıca, Türkiyedeki Arnavutların büyük bölümünün bu yönetim değişikliğine sessiz kalmış olmaları, özellikle banker krizi sırasında Salih Berişa yönetimine yardım eli uzatmamaları affedilmez bir durumdur. Yunan yanlısı yeni yönetim Kosova başta olmak üzere diğer Müslüman Arnavutların, Adriyatik’e ve dolayısıyla Türkiye’ye çıkış yolunu şimdilik kapamış gözükmektedir. Türkiyede, hariciyenin yanı sıra, bu ihmalin en büyük sorumluluğunu 12 Milyonu aşkın Rumeli kökenli insanlar taşımaktadır. Arnavut, Boşnak, Pomak, Hırvat, Leh, Ulah vs. Unsurlardan oluşan Balkan kökenli nüfusun büyük çoğunluğuna ” Meriç’in ötesi cehennem” politikası empoze edilmiştir. ” Bizim anavatanımız Anadolu, Balkanlardaki 500 yıllık dönem boş bir maceraydı, şükür vatanımıza geri döndük” gibi ancak ihanet ehlinin sarf edebileceği bu söylemler maalesef çoğu tarafından dillendirilmektedir.

Bunların büyük çoğunluğunun, Arnavut, Boşnak, Pomak gibi Balkanlar Avrupa sının yerli Müslüman unsuru olmalarına karşın bu tür söylem ve politikaları sergilemeleri Rumeli Müslümanlığına ve Anadolu insanına yapılmış büyük bir kötülüktür.

Yukarıda belirttiğimiz gibi, günümüzde Balkanlar Türkiye için, Mezopotamya için hayati öneme sahiptir. Bu bölgelerin güvenliği Balkanlardan geçer. Bursa ne ise , Priştina da odur, İzmir ne ise , Selanik de odur. Balkan Müslüman kimliğinin geleceği Anadolu ve Mezopotamya Müslümanlığının da geleceğinin teminatı olacaktır. Burada kilit rol Müslüman Arnavutlarındır.

Bu açıdan, Kosova’nın geleceği büyük öneme haizdir. Türkiye Arnavutlarının tutumu önemli oranda belirleyici olacaktır. Türkiye Arnavutlarının diğerleri gibi kayıtsız kalmayacakları, kendi anavatanlarına, Rumelideki Müslüman soydaşlarına canla başla sahip çıkacakları kanaatini taşıyoruz. Asıl itibariyle, Kosova sorunu Türkiye’deki herkesi yakından ilgilendirmektedir. Ancak bu topyekûn ilginin temel dinamiğini ve köprüsünü Türkiye’deki Arnavutlar oluşturacaktır. Aksi takdirde, Kosova’nın dolayısıyle, Balkanlardaki geleceğimizin karanlık bir yöne kayacağından kimsenin kuşkusu olmasın. Zira, Türkiye Osmanlı İmparatorluğu ve mozaiğinin bakiyesidir. Bu bakiye yeniden Balkanlar ve Ortadoğu coğrafyası denkleminde tarihten gelen rolünü oynamak zorundadır. Anadolu ilânihaye, çevresine ve bölgesine kapalı bir istikrar adası olarak kalamaz. Aksi halde çürüyüp çöker.
Kosova’da Arnavutlar Ve Türkler

Kosova’da öteden beri bir Türk ve Türkçe konuşan azınlığın bulunduğu bilinmektedir. Bunların önemli bir bölümünün kökenleri, Fatih döneminde çoğu Balkanların çeşitli yörelerine sürgün edilen Karamanlı aşiretlerine dayanmaktadır. Daha önce Karaman Beyliğinin toprakları Osmanlılarca bir kaç kez zapt edilmesine karşın ,Karamanoğulları devleti her defasında yeniden güçlenerek ortaya çıkar. Toprakları ilkin Yıldırım Bayezid döneminde zapt edilen Karamanoğulları Beyliği, Timur istilası sonrasında tekrar daha güçlü olarak kurulur. Yeniden kurulan bu Anadolu’nun en büyük beyliği Osmanlıları bir hayli zaman uğraştırır. Sürekli Osmanlıya rakip, Bizanslılar, Venedikliler ve Akkoyunlularla işbirliği halinde olurlar. Sultan II. Murad döneminde de bir kaç kez bu beyliğin topraklarına girilir, ancak her defasında bazı kimselerin devreye girmesiyle anlaşma ve teminatlarla beylik toprakları iade edilir. Fatih döneminde yine birkaç kez bu topraklar zapt edilir. Ancak bu son seferlerin her birinde nüfusunun önemli bir bölümü başka bölgelere nakledilir. Hatta buraya sefere memur edilen Rum Mehmed Paşa büyük bir mezalim ve katliam sergiler. Son olarak 1472 de tüm karaman toprakları zapt edilerek ahalisinin çok büyük bir bölümü daha çeşitli yerlere sürgün edilir. Bu sayede nüfusu çok azaltılmış olan bu bölgede Karamanoğulları Beyliği’nin bir daha yeşermesi engellenmiş olur. Sürgün edilen aşiretlerin büyük bir bölümü, Balkanlarda Kırcaali, Dobruca, Kalkandelen ( Tetovo ) gibi bölgelere yerleştirilir. Günümüzde bu yörelerde Türkçe konuşan ahalinin büyük bölümünün Konya dan geldiklerini söylemeleri bu olaylara dayanmaktadır. Yanısıra, saray ve yerel bürokrasinin etkisiyle anadili Türkçeleşmiş bir hayli Arnavut bulunmaktadır.

Kosova’daki Türklerin (özellikle Prizren ve civarında) veya anadili zamanla Türkçeleşmiş Arnavutların nüfusu bugün 20 Bin civarında tahmin edilmektedir. Kosova’nın yanı sıra Makedonya’da ( Kalkandelen-Gostivar bölgesi) daha yoğun bir Türk nüfusu veya anadili zamanla Türkçeleşmiş Arnavutlar yaşamaktadır. Ancak bu bölgelerdeki Türk nüfus, özellikle son dönemlerde Arnavutlara karşı olumsuz bir tutum almaya teşvik edilmektedir. Sırplar uzun süreden beri Türklerle Arnavutları birbirine düşürmeye, müslüman nüfusu karşı karşıya getirme politikası izlemektedir. Sırpların yanı sıra Türkiye’deki bazı ırkçı -şoven çevreler de Türkleri Arnavutlara karşı kışkırtmaktadır. Türkiye’deki bu çevreler Makedonya ve Kosova Türklerine ırkçı şoven duygular, Sırp emellerine hizmet edecek şekilde Arnavut düşmanlığı aşılamakta, Müslüman ahaliyi birbirine düşürmektedir. Hatta bu çerçevede Prizrendeki Türklerin bir bölümü Sırplarla işbirliği içine girmişlerdir. Yanı sıra,98yılı başlarındaki, Kosova’nın Drenica bölgesinde vuku bulan Sırp katliamları sırasında, Türkiye’deki bazı basın yayın organlarında Kosova’daki Türklerin tehlike altında olduğu, Arnavutlarla Sırplar arasında, iki ateş arasında, kaldıkları sıklıkla ifade edildi. Bölgede 23’ü Yaşari ailesinden olmak üzere 80’i aşkın Müslüman Arnavut katledilirken ve bugün de başta Racakköyü olmak üzere, çeşitli yörelerde katliamlar sürerken Türklerin iki ateş arasında kaldığından, tehlike içinde olduklarından söz edilmesi hiçbir şekilde ahlaki olmayan ve Müslüman Arnavut kardeşlerimizi küstüren bir tutumdur. Tarihte Arnavutların zaman zaman Osmanlı sarayınca küstürülmesinin ne kadar pahalıya mal olduğu bilinmektedir. Özellikle! 9’uncu yüzyıl başlarında Yanya Valisi Tepedelenli Ali Paşa’nın nahak yere öldürülmesi, 1910ve 1911’de Arnavutların silahlarının hiçbir haklı gerekçe yokken ittihatçılarca toplanması büyük felaketlerle sonuçlanmıştır. Müslüman Arnavut kardeşlerimizin bu tür olumsuz tutumlarla küstürülmesinin kimseye yararı olmaz. Oysaki Sırplar Arnavutlara yönelik katliamlarına gerekçe olarak Arnavutlar’ı Türklerin bir uzantısı olarak görmelerini, Osmanlının bir bakiyesi olarak değerlendirmelerini ileri sürmektedirler. Sırplar Arnavutları, Türkleri bahane ederek katlederken, kosova’daki Türklerin bir bölümünün Sırplarla işbirliği yapması hayret verici bir durumdur. Kosova’daki Türkler bu sorunda, Arnavutlarla birlikte hareket etmek dışında bir seçenek aramamalıdır. Tarafsız kalmaları bile ihanettir. Türkler, Arnavutlarla bütünlük içinde hareket etmeye mecburdur. Bu bakımdan Arnavutlarla Türkler arasında uzlaşma ve birliğin sağlanması elzemdir.
İskender Bey Fenomeni Ve Figürü

Günümüzde Arnavutlarla Türkler arasında en önemli sorun gibi gözüken en önemli sembol İskender Bey Figürüdür. Sultan II. Murad ve Fatih dönemlerinde yaşamış olan İskender Bey meselesinin bugün hala canlı tutulmaya çalışılması son derece ilginçtir.

Arnavutluk ilkin  II. Murad döneminin başlarında fethedildiği sıralarda, Merdita prenslerinden  Krujalı ( Akçahisar ) Jean Castrioty Osmanlı Sultanına metbuiyyetini bildirir, bu bağlılığını göstermek için de dört oğlunu talim ve terbiye görmek üzere o sırada Osmanlının payitahtı olan Edirne Sarayına gönderir. Dört oğlundan en küçüğü ve en atak olanı George Castrioty ( Yorgi Kastriyoti ) padişahın  ( Sultan II Murad) gözüne girer. Bir hayli iltifata mazhar olur. Diğer kardeşleri gibi Müslüman olarak İskender adını alır. Padişah onu şehzadeleri arasında bulundurarak eğitim ve tahsiline özel itina gösterir. Genç yaşta sancak beyliğine yükselir. 25 yaşlarında iken Kruja hâkimi olan babası eceliyle ölür. Bunun üzerine babasının makamını padişahtan ister. Ancak Padişah II. Murad onu daha önemli mevkilere getirmek istediğinden ( Belki sonradan baş vezir yapmak istiyordu ) Kruja sancağına başkasını gönderir. İskender Bey bu duruma pek içerler ve intikam yolları arar.

Sultan II. Murad Avusturyalılarla uğraşırken ve Osmanlı ordusu sefer için Morova’da bulunurken İskender Bey de bu ordu içindedir. Bu sırada ihanet planları yapan İskender Bey, bazılarıyla gizlice anlaşarak sahte bir ferman düzenler ve ordudan gizlice ayrılarak Kruja’ya gider.  Burada çevresine toplanan başıbozuklarla birlikte Kruja kalesini gösterdiği sahte fermanla teslim alır ve içeride Müslüman asker katliamı yapar . Ardından Venedikliler ve Macarlar’la, hatta Sırplarla Osmanlı aleyhinde ittifak kurar. Bundan sonra sırtını Venedikliler, Macarlar ve diğer haçlılara yaslayarak Osmanlıları 25 yılı aşkın uğraştırır.  Kruja ve İşkodra’yı Venediğe bağlayarak bu zaman zarfında hüküm sürer. Yılları gerek II. Murad, gerekse Fatih Sultan Mehmed döneminde, sürekli Osmanlılarla savaşmakla geçer. Fazla bir şey elde edemez. Ancak, sadece İtalya ve Adriyatik’te Osmanlı’nın önünde set vazifesi görür. Bunda kendisi karlı çıkmaz. Nihayet Osmanlılarla 25 kez Papa ve Venedikliler adına savaşan İskender Bey pes etmek zorunda kalır. İşkodra’dan sonra Kruja da Bizzat Fatih tarafından zapt edilir. Fatih Kruja’nın anahtarlarını kendisi teslim alır

( 883/1478 ) . İskender Bey Önce Alesyo’ya sonra da Lisa adasına kaçar ölümüne kadar münzevi bir hayat yaşar.

İskender Bey bu ihanetiyle en büyük zararı ırkdaşları olan Arnavutlara vermiştir. İskender Bey ayaklanması, Arnavutlar’la Osmanlılar’ın birbirinin gücünü yıpratmasına neden olmuş, bu durumdan Sırplar ve Venedikliler istifade etmiştir. Osmanlı’nın Dalmaçya ve Adriyatik kıyılarındaki hâkimiyeti gecikmiş, Venedik, Roma ve Napoli Osmanlı’ya karşı korunmuştur. Dolayısıyle, İskender Bey Arnavutlar’a değil Sırplar, Venedikliler ve Roma’ya hizmet etmiştir. İskender Bey olayı vuku bulmamış olsaydı, belki bugün Belgrad ve Zagrep bile Arnavut toprağı olabilirdi.

Osmanlı dönemi Arnavutluk tarihinde, sadece İskender ve Prizren Birliği dönemlerini görmek ( 1478–1878 )  400 yıllık hareketli bir dönemi görmezden gelmek, tarihi hakikatlerin göz ardı edilmesi sonucunu doğurur. Osmanlı İmparatorluk yönetiminin en üst düzeyinde yer almış bunca Arnavut Sadrazam, Paşa, Bey, Şeyhülislam, Kadıasker dururken ve o dönemlerde birçok Arnavut ulema ve meşayih yetişmişken, Sadece İskender Bey, Abdül Fraşeri, İsmail Kemali, Necip Dragau adlarında ısrar edilmesi, Arnavutlar açısından büyük bir talihsizliktir. Oysa, Arnavut-İslam tarihinde İskender Bey’e karşılık binlerce Arnavut büyüğü ve Arnavut Kahramanı vardır. Gedik Ahmed Paşa, Lütfi Paşa, Dukakinzade Ahmed ve Mehmed Paşalar ve diğerleri, Girit fatihi Hüseyin Paşa, Belgrad fatihi İvaz Mehmed Paşa, Tepedelenli Ali Paşa, Kavalalı Mehmed Ali Paşa gibi yüzlerce önemli şahsiyet; Kafkaslar’da, Yemen’de, Kuzey Afrika’da, Kürdistan’da, Azerbaycan’da, Viyana kapılarında savaşmış, şehit düşmüş onbinlerce Arnavut kahraman dururken, sadece İskender Bey’i sembolize etmenin, bu olayı gündemde tutmanın hiçbir anlamı yoktur.

1912 ayaklanması esnasında, Özellikle diktatör Enver Hoca döneminde İskender Bey olayının 400–450 yıl sonra gün yüzüne çıkarılarak, gündeme getirilip sembolize edilmesinin amacı Arnavut halkını 400–500 yıllık geçmişinden, Müslüman kimliğinden koparıp totaliter ideolojilerin (özellikle Marksizm ) hizmetine sokmaktı. Müslüman Arnavut kardeşlerimizin 1912 sonrasında, özellikle Enver Hoca döneminde ön plana çıkarılıp sembolize edilen İskender Bey olayını gündemde tutarak çevrelerinde Sırp istilacılığına karşı kendilerine en büyük desteği verecek diğer Müslüman topluluklara bigane kalmamaları gerekir.

İbrahim Rugova Ve Kosova Kurtuluş Ordusu ( Kla/Uçk)
Kosovalı Arnavutlar tarafından ilan edilen Kosovo Cumhuriyeti hükümetinin Cumhurbaşkanı olan İbrahim Rugova daha beş haftalık iken babası ve büyük babası Tito yönetimince idam edilmiş birisi. İlkin 1992’de Sırpların resmen tanımadığı seçimle işbaşına gelen İbrahim Rugova ne Balkanlar’da ne de uluslararası camiada Kosova davasını tanıtamadığı gibi oldukça yanlış stratejiler takip etti. Aktif ve karizmatik bir lider imajı yerine pasif, silik ve taklitçi bir lider profili çizdi. Şu güne kadar halkı için hiçbir olumlu icraatta bulunmadı. Bu gün de, Kosova halkına verecek hiçbir şeyi bulunmamaktadır.

Kosova’da bunca Sırp Katliamı, zulmü yaşanırken İbrahim Rugova kendisini

” Balkan Pasifisti” olarak nitelendiriyor. Kendisine Mahatma Gandhi Ve Martin Luther King’i örnek aldığını söyleyen Rugova, herhangi bir silahlı direniş ve mücadeleye karşı çıktığını ifade ediyor.  Örnek gösterdiği şahsiyetler gibi pasif direnişi savunan Rugova, 19 Mart’ta gazeteci Guy Dinmore’un kendisiyle yaptığı röportajda bunları söylemekteydi.[3] İlginç olan, baba ve dedesinin idam edilmiş olmasına ve yaşanan tüm olaylara karşın kendisini “Pasifist” ilan etmesiydi. Örnek aldığını söylediği Mahatma Gandhi, Hindistan şartlarında pasif direnişi seçmede haklı sayılırdı. Zira, Hindistan’daki işgalciler çok uzaktan (İngiltere) geliyorlardı. Onların yanı başında yer alan devletten gelmiyorlardı. Çok uzaktan gelip yüzyılı aşkın süre Hindistanı işgal eden İngilizler’e karşı Hint halkı büyük oranda Mahatma Gandhi’nin çevresinde kenetlenmişlerdi. Gandhi’nin pasif direnişi Hindistan şartlarına uygunluk arz ediyordu. Uzaktan gelen işgalciler ve sömürgeciler, Hindistan’da baskı ve şiddet uygulamalarına karşın büyük bir soykırım ve tehcire girişme konumunda değillerdi. Hindistan Amerika veya Avustralya kıtası değil, köklü medeniyeti olan kalabalık bir ülkeydi.

Rugova’nın Gandhi yöntemini Kosova’ya uygulamak istemesi, Kosova şartlarında mümkün değildir. Kosova’yı işgal edenlerin ülkesi uzakta değil, Kosova’nın hemen yanıbaşındadır. Bu anlamda, Sırbistan Kosova’yı yanı başında genişleyeceği ana toprağı (Sırp Ortodoxluğunun anavatanı, kalbi) olarak algılamakta, bu yüzden soykırım uygulamaktadır.(Daha önceki Drenica ve en son Racak köyü katliamı gibi). Sırplar Kosova’da Arnavut nüfus artışından ürkmekte ve bunu ” Sırbistan’da Demografik Bomba” olarak nitelendirmektedirler. Arnavut nüfus artışının Sırplar’ın aleyhine gelişmesinden dolayı tedbir alınması öngörülmektedir. Dolayısıyle, soykırım veya Arnavutların tehcir edilmesini ve sonuçta Kosova’nın Sırplaştırılması politikasını açıkça, gizlemeye gerek duymadan dile getirmektedirler. 1937’de Sırp akademisyen Jubriloviç’in Arnavutlar’ın Kosova’dan Türkiye ve Arnavutluk’a göç ettirilmesi planını içeren memorandumu ve son zamanlarda Internet’te Sırp web sitelerindeki açık söylemler bu yöndedir[4].Ayrıca Sırpların Saldırılarını genellikle Kosova’nın batı bölgelerinde yoğunlaştırmaları da bunun somut kanıtıdır. Zira Mitroviçe ilePrizren‘in batısında yer alan bu bölgenin bir yandan Sancak bölgesi ile dğer yandan Arnavutluk ile sınır bağlantısı vardır. Kosova’yı resmen iki bölgeye ayıran Sırbistan bu batı bölgesineMetohia adını vermektedirler[5]. Sırplar, öncelikle, Metohiaadını verdikleri bu bölgede etnik temizlik yapmayı hedeflemektedirler. Böylece, hem Kosova Arnavutlarının Sancak ve Arnavutluk’la bağlantıları kesilmiş olacak, hem de Kosova’nın yeraltı kaynakları en zengin ve verimli bölgesi Arnavutlardan arındırılmış olacak.Bu bağlamda, Rugova’nın öngördüğü “pasifist” yöntem, soykırım ve tehciri hedefleyen Sırpları durdurmaktan uzaktır.

Sırplar, Kosova’yı ana toprakları ve Sırp Orthodoxluğunun anavatanı olarak görmektedirler. Bölgenin 1389 Kosova savaşı yenilgisi sonrasında, Osmanlılar tarafından, Sırplar’ın tedricen tehcir ettirilerek yerine Müslüman Arnavutların yerleştirilmesiyle, Arnavut bölgesi haline getirildiğini iddia etmektedirler. Ayrıca, son dönemlerde Arnavutların nüfus planlamasına karşı çıkmasından dolayı, Arnavutlar’da doğum oranının, nüfus artışının çok yükseldiğini, dolayısıyle, Sırplar’a tehdit oluşturacak şekilde ” Demografik Bomba” haline geldiğini ileri sürmektedirler. Tüm bu gerçekler göz önüne alındığında, Rugova’nın “Pasifist” politikasının Kosova’nın gerçekleriyle çelişen, basit bir taklit ve özenme (Gandhi ve Luther King’e özenme) politikası olduğu ortaya çıkmaktadır.

İbrahim Rugova gazeteci Guy Dinmore’la gerçekleşen aynı söyleşide, Müslüman bir aileden gelmesine karşın, Müslüman olmadığını, kendisini bir Müslüman olarak görmediğini sadece Allah’a inandığını söylemektedir. Bunları, Priştina’daki bürosunda duvarda asılı duran Papa’nın fotoğrafı altında otururken söylemektedir.

Kosova Arnavutlarının  %90’ından fazlası Müslüman’dır. Catholic nüfus oldukça azdır. İbrahim Rugova’nın nüfusunun tamamına yakını Müslüman olan bir ülkenin cumhurbaşkanı olarak, Müslüman olmadığını deklare etmesi kendi halkının inançlarına hakarettir. Kosova’da çok az Sırp ve Catholic dışında nüfus Müslüman’dır. Kosova’da Müslümanlar, başta Arnavutlar olmak üzere Türkler, Boşnaklar, Kürt kökenli Goranlar [6] , Müslüman Çingeneler ve sürgün edilen Çerkes ve Tatarlardan oluşmaktadır. Böyle bir durumda, İbrahim Rugova’nın sırf Papa’ya ve Kosova’daki Katolik azınlığa şirin gözükmek için Müslüman olmadığını söylemesi Müslüman çoğunluğu ve bu çoğunluğun iradesini hiçe saymaktır. Ayrıca, bu tutumuyla Rugova, Kosova’yı Türkiye’nin ve İslam ülkelerinin desteğine kapamaktadır.

Gerek Kosova’da gerekse Arnavutluk’ta (Merditalılar ve Malisörler) az sayıda da olsa Katolik Arnavutlar mevcuttur. Katolik Arnavutlar, İskender Bey dönemi hariç, çoğunlukla Osmanlı Devleti’ne bağlı kalmışlardır. Ancak! 912’deki son Balkan

Savaşında, Osmanlılar’a karşı ilk defa Sırplar ve Karadağlılar’la beraber savaşmışlardır. Sırplar’dan yana tavır almışlardır. Kendilerini ” Milliyetçi” olarak nitelendiren bir kısım Katolik Arnavutlar Müslümanlara, kendilerini destekleme karşılığında İslamiyet’i bırakmalarını , “Ne Cami, Ne Kilise” sloganıyla hareket etmelerini öğütlemektedirler. Daha doğrusu, Müslüman Arnavutlara şantaj yapmaktadırlar. Milliyetçiliğin ön plana çıkarılması bahanesiyle bazı Müslümanlara Cami’yi terk etmeleri, Cami’ye karşı çıkmaları salık verilerek dinsizleşmeleri sağlanırken, kendileri Kilise’yi ve Papa’yı terk etmemektedirler. Katolikler, Milliyetçi duyguları bahane ederek Müslüman Arnavutları Müslümanlıktan koparmak için bu şantajı sergilemektedirler.  ” Ne Cami, Ne Kilise ” sloganıyla Müslümanlığı bıraktıkları takdirde, kendilerini Sırplara karşı destekleyecekleri vaadinde bulunmaktadırlar. Ancak, Müslüman Arnavutlar’ın asırlarca Osmanlı ülkesinin her karışında uğrunda savaştıkları, kanlarını akıttıkları kendi dinlerinden vazgeçmeyecekleri ve bu şantaja boyun eğmeyecekleri kanaatindeyiz. Maalesef İbrahim Rugova bu tavrıyla sağduyulu ve iradeli olmadığını göstermiştir. Söyleşiyi gerçekleştiren Guy Dinmore’un aktardıkları doğru kabul edilirse, Rugova’nın dinsiz ancak deist olduğunu öğreniyoruz.

Balkanlar’da Katoliklik, birçok Arnavut’un asimile olup İtalyan veya Hırvatlaşmasını sağlamıştır. Özellikle, asimile olup İtalyanlaşan bir hayli Catholic Arnavut vardır. Oysaki, Müslümanlık aynı zamanda Arnavut kimliğinin muhafazasını sağlamıştır. Osmanlı tarihinde Müslüman Arnavut Kavramı gelişmiş, Arnavutlar Akvam-ı İslamiye’den kabul edilmiştir. Arnavutlar, Osmanlı tarihindeki başat rolleriyle İslam tarihindeki yerlerini almışlardır. Yemen’de, Sudan’da, Viyana’da, Trablusgarp’ta, Bağdat’ta, Tebriz’de daha akla gelmeyen bin bir bucakta Arnavut, Kürt, Türk, Arap, Çerkes, Gürcü, Laz, Tatar vs. Şehitlerin cesetleri aynı mezarlarda ebedi birer abide gibi yan yana yatmaktadır.

Son birkaç yıldır gizlice örgütlenmiş olup, 98 yılı başlarında adını duyurmaya başlayan Kosova Kurtuluş Ordusu ( KLA/UÇK ) ilk aylarda başarılı gözükmesine karşın, sonradan, organizasyon eksikliği, tek bir merkeze bağlı olmamaları, lider yokluğu ve içlerinde her bir grubun ve fertlerin İstiklal harbindeki Demirci Efe örneğinde olduğu kendi başlarına dağa çıkmış olmaları, gerilemelerine ve kısmen yenilgiye uğramalarına neden oldu. Ancak Kosova Kurtuluş Ordusu son Zamanlarda yeniden bir toparlanma ve sıkı organizasyon sürecine girmiş bulunmaktadır. Bu süreçte UÇK zamanla Kosova halkının tek temsilcisi ( Her ne kadar birbirinden farklı Uçuk’lar var ise de) konumuna gelmekte, gücünü artırdığı ölçüde İbrahim Rugova tasfiye edilme sürecine girmektedir. UÇK başından beri İbrahim Rugova’dan bağımsız hareket etmektedir. Sırp saldırganlığının devam ettiği Kosova’da, buna karşı silahlı mücadele içine giren UÇK ‘nın, Gandi örneğindeki gibi Pasif Direnişi seçen Rugova ile uyuşması mümkün görünmemektedir. Zaten, UÇK/KLA yayınladığı bildirilerde İbrahim Rugova’yı tanımadıklarını deklare etmiştir. Rugova ile UÇK arasındaki bu uyuşmazlığa karşın Kosova halkı ve Rugova’nın lideri olduğu Kosova Demokratik Birliği (LDK) Partisi’nin birçok yöneticisi UÇK’yı destekliyor. Bu bakımdan Rugova, cumhurbaşkanı olduğu Kosova halkı üzerinde ve lideri olduğu partide gün geçtikçe kontrolü ve desteği kaybetmektedir. Son zamanlarda Rugova’nın lideri olduğu partide UÇK’ya sıcak yaklaşan Başbakan Buyar Bukoshi ve Kosova’nın Türkiye temsilcisiEnver Talih ön plana çıkmakta ve gittikçe güçlenmektedir. Bu durumda, UÇK zamanla inisiyatifi eline almaktadır.Hatta Kosova’daki Batılı denetçi ve diplomatlar  İbrahim Rugova ve UÇK’yı ayrı ayrı muhatap alıp görüşme yapmaktadır. Sırp saldırganlığının ve katliamların bütün şiddetiyle sürdüğü bu dönemde UÇK inisiyatifini artırdığı ölçüde İbrahim Rugova tasfiye sürecine girecektir.

 Türkiye’nin Balkan Politikasının Değerlendirilmesi

Türkiye hariciyesi genelde Balkan sorununu, özelde Bosna ve Kosova sorununu Balkan Türklüğü, Rumeli Türkleri çerçevesinde değerlendire gelmiştir. Dışişlerinin Balkanlardaki Müslümanların sorunlarını Rumeli Türklüğüne indirgemesi, politikasını buna göre belirlemesiyle Balkanlardaki Müslüman azınlığa en büyük kötülüğü yapmaktadır. Balkanlar’daki Avrupalı yerli Müslüman nüfusun Türkiye hariciyesince “Balkan Türkleri” adlandırılmasına tabi tutulması, hele bu çerçevede Balkanlar’dan Türkiye’ye sürekli göç kabul edilmesi birçok yönden zarar vermekte olup , hiçbir yarar sağlamamaktadır.

Arnavut, Boşnak, Pomak, Ulah, Hırvat, Romen vs. Çoğunlukla yerli Doğu Avrupalı unsurlardan oluşan Balkan Müslümanlarının tümünün “Türk” olarak nitelendirilmesi, gerek batı Avrupalılar gerekse Balkanlardaki Gayr-i Müslim çoğunluk tarafından ” Anadolu’dan gelmiş işgalci Türklerin kalıntıları” şeklinde nitelendirilmesine yol açmaktadır. Bunların Türkiye’ye göçe zorlanmasına neden olmakta, sürekli göç nedeniyle Balkanlardaki Müslüman nüfus gittikçe azalmaktadır. Dolayısıyle, Türkiye hariciyesinin Balkan Müslümanlarının tamamını “Rumeli Türkleri ” olarak nitelemesi, Sırp ve Yunan emellerine hizmet eden , Rumeli Müslümanlığını bitiren bir politikadır.

B- Tarihte Batı Avrupalıların (Osmanlıların deyimiyle Frenklerin) tüm Osmanlıları “Türk” olarak nitelemesi, Mısır ve Arabistan’dakiler dâhil tüm Müslümanlara “Türk” demiş olması, bugün Balkanlar’da yaşayan tüm Müslüman ahaliye “Türk” denmesine gerekçe olamaz. O takdirde, eskiden tarihte Anadolu’ya ” Bilad-ı Rum, Diyar-ı Rum, İklim-i Rum ” denmesinden yola çıkılarak Anadolu’da yaşayanlara  “Rum” adlandırmasına gerekçe olacağı mı düşünülür? Bugün Anadolu’da yaşayan ahaliye” Rum” demek mi gerekir? Veya Mevlana Celaleddin Hazretleri’ne “Rumi” denmesi Rum asıllı olduğundan mıydı? Hâlbuki kendisi Belhli idi, ancak küçük yaşta iken babasıyla Diyar-ı Rum’daki Konya’ya yerleşip orada vefat ettiğinden “Rumi” denmiştir. Bu bağlamda, kültür ve medeniyet hinterlandı ve bir hanedanın kavmi ve anadiline dayalı coğrafi adlandırmaların ilânihaye geçerli olacağını söylemek imkânsızdır.

C- Türkiye hariciyesinin Balkanlar’a yönelik bir yandan “Rumeli Türklüğü” diğer yandan “Meriç’in Ötesi” ni tamamen görmezden gelen, Misak-ı Millici, soğuk savaş dönemi statükocu politikası veya politikasızlığı Balkan Müslümanlarının böylece daha fazla acı çekmelerine ve Türkiye’ye göçe zorlanmalarına neden olurken , aynı zamanda Türkiye!ye göç edenlerin , Balkan toprağıyla, Meriç’in Ötesi ile tüm bağlarının kopmasına yol açmaktadır.

D-Türkiye’ye göç politikasıyla, Balkan Müslüman nüfusu gittikçe erimekte, göç edenlerin de ” Meriç’in Ötesi ” ni görmezden gelme politikasıyla Balkanlarla tüm ilişiğinin kesilerek asimile edilmesi, Balkan Müslümanlarını dış destekten de mahrum etmektedir. Sonuçta Türkiye hariciyesi bugüne kadarki politikalarıyla, Balkan Müslümanlarına Türkiye’ye göç etmekten başka seçenek tanımamakta, göç edenler de anavatanları olan Rumenliyle tüm bağlarını keserek asimile olmaktadır. Asıl olarak takip edilen bu politikayla sözde Türkiye’nin Gayr-i Müslim unsurlardan arındırılmasına karşılık olarak, Balkan Müslüman unsurunu eriterek ortadan kaldırmayı amaçlamaktadır. Bu da uzun vadede Türkiye’nin Balkanlar’da hiçbir geleceğinin olmamasına, güvenliğinin tehdit edilmesine yol açacaktır.

E- Türkiye’nin bir yandan Osmanlı İmparatorluğu’nun bakiyesi olan ve çok farklı etnik kökenlerden gelen kendi halkını, Orta Asya kökenli Türk kimliği zemin ve potasında eritip homojenize etmeye çalışırken diğer yandan, Avrupalılaşmaya, Avrupa ile entegre olmaya gayret etmesi büyük bir çelişkidir. Hele Avrupalı yerli halklardan olan (Türkler hariç) Balkan Müslüman halklarını, Orta Asya kökenli Türk olarak nitelemesi ve Türkiye’ye göç edenlerini “Türk” kimliği ile asimile etmesi, Avrupalılaşmayı, Avrupa ile entegre olmayı amaçlayan bir ülke için trajik-komik bir vakıadır. Nüfusunun önemli bir bölümü Avrupalı yerli Müslüman nüfustan oluşmuşken, bu nüfusu önce Orta Asya kökenli Türk olarak nitelendirip, sonra da Avrupalı olmayı gaye edinmek çok ciddi bir çelişkidir.

Sonuç Ve Öneriler

Tüm bu değerlendirmelerden sonra şu sonuç ve öneriler ortaya çıkmaktadır.

1-Balkanların tarihi önemi ve misyonu, özellikle iki bloklu Dünya sisteminin çöküşü, soğuk savaşın bitmesi sonrasında, bütün çıplaklığıyla ön plana çıkmıştır. Yeniden tarihi misyon ve hesaplaşmalar gündeme gelmiş, bunda da İslam faktörü, Osmanlı’nın bakiyesi olma faktörü başat rol oynamaktadır. Bunun merkezinde de Boşnak ve Arnavut Müslümanlar yer almaktadır.

2-Balkanlar’ın eski patronu Osmanlı’nın bakiyesi ve mirasçısı olarak, Türkiye yenilgi ideolojisi (Balkanlar’ı ve Ortadoğu’yu kaybetme sonucuna dayanan Misak-ı Millici anlayış ve Misak-ı Milli dışındaki eski toprakları ve Müslüman halkları göz ardı eden statükocu tek parti dönemi ideolojisi) ve soğuk savaş dönemi politikalarını terk etmek zorundadır. Bunda da en büyük görev, büyük oranda bu ülkenin yönetici elitini (Cumhurbaşkanı’nın bile Arnavut kökenli olduğu göz önüne alınırsa) oluşturan Balkan kökenli göçmen nüfusa düşmektedir.

3-Kosova’nın yakın geleceği Arnavutluk ve Türkiye’nin tutumuna bağlı olarak gelişecektir. Bu yüzden Arnavutluk ve Türkiye’nin aktif tutum sergilemeleri zorunludur. Ancak, Arnavutluk’takiSosyalist yönetim bunun önünü tıkamaktadır. Gerçekleşebilecek bir yönetim değişikliğiyle Salih Berişa ve partisinin yeniden yönetime gelmesiyle bu tıkanıklık aşılabilecektir. Yanı sıra, Kosova Kurtuluş Ordusu’nun gelişim seyri önemli rol oynayacaktır. Gelişmeler UÇK‘nın Kosova’da Arnavutlar arasında inisiyatifi bir hayli artıracağını göstermektedir. Ancak, Kosova’nın en önemli sorunlarından biri, liderlik sorunudur. Kosova halkı karizmatik ve azimli bir liderden yoksundur. En büyük şanssızlıkları Bosna’daki Aliya İzzetbegoviç gibi Karizmatik bir liderlerinin olmamasıdır. Rugova’nın liderlik vasıflarından yoksun olması, UÇK’nın bölünmüşlüğü ve Adem Demaci’nin temsilciliğini yaptığı UÇK’daki Marksist kanat durumu vahimleştirmektedir. Kosova’daki Savaşın ileride yayılıp bölgeyi kaplaması daha büyük sonuçlara, Balkanlar’ı kapsayacak bir savaşa yol açabilir. Böyle yaygın bir savaş durumunda başta Türkiye olmak üzere İslam ülkelerinin desteği gerekli olacaktır. Özellikle, Türkiye’de yaşayan Arnavutların desteği hayati önem taşımaktadır. Buradaki kilit Arnavutluğun yanı sıra Türkiye’deki Arnavutlardır. Ancak ABD ve Avrupa Birliği’nin tutumu da büyük oranda belirleyicidir. ABD Bu bölgede de Bosna’da olduğu gibi, Avrupa Birliği’nin aktif olmayan, seyirci kalan tutumu karşısında aktif bir tutum sergilemek, ağırlığını koymak istemektedir. Bu durumda bile Türkiye’nin, özellikle Türkiye’deki Arnavutların tutumu hayati bir önem arz etmekte, olmazsa olmaz hükmündedir. Türkiye ve Türkiye’deki Arnavutlar duruma seyirci kaldıkları takdirde,  Kosova karanlık bir geleceğe yol alabilir.


[1] 1878’de Osmanlının 93 harbi sonrası Ayestefonas (Yeşilköy ) anlaşmasıyla Balkanlardaki büyük toprak kaybına karşı Arnavut direniş kuşağı oluşturmak üzere, Sultan II. Abdülhamid’in de onayıyla Abdül ve Naim Fraşeri öncülüğünde Prizren’de kurulmuştur. Daha sonra Berlin konferansı ile kayıpların bir bölümünün önlenmesiyle Prizren Birliği Derviş Paşa harekâtıyla ortadan kaldırılmıştır. Ancak bu konferans sonucu Ülgin, Çetina, Bar, Podgoriçe, Niş, Preşeve gibi Arnavut nüfusla meskûn bölgeler Karadağ ve Sırp prensliklerine bırakılmıştır. Abdül ve Naim Fraşeriler Kamus-i Türkî ve Kamusu’l-A’lam gibi ünlü eserlerin yazarı Şemseddin Sami’nin kardeşleridir. Abdül Fraşeri, Prizren Birliği Derviş Paşa harekâtıyla dağıtıldıktan sonra bir süre hapsedilir, daha sonra İstanbul’a memuriyete getirilir. En son İstanbul Şehremanet ( Belediye) meclis üyesi iken 1892’de ölür. Ailece Bektaşi olduklarından Merdivenköy Şahkulu Sultan Bektaşi tekkesine gömülür. Ancak, 1978’de – Prizren Birliği’nin kuruluşunun yüzüncü yıldönümü – Arnavutluk hükümetinin talebi Bülent Ecevit hükümetince kabul edilerek kabri Tiran’a nakledilir.

 

[2] Şemsi Paşa, Aslen Boşnak olup 1262/1846 da Tirgovişte’de doğmuştur. Sultan II. Abdülhamid’in en önemli alaylı paşalarından olan Şemsi Paşa 1280 tarihinde bosna’da askerlik mesleğine girmiştir. Zamanla kolağalığa ve binbaşılığa yükselmiş 1316/1900’de de Ferik rütbesi almıştır. Karadağ, Kosova ve Bosna’da görev yapmış ve Sultan II. Abdülhamid Yönetimine sadakatiyle tanınmış olup, Balkanlarda Jön Türklere (İttihatçılar) karşı, Padişah’ın güvencesi olmuştur. Şemsi Paşa aynı zamanda Osmanlı yönetiminin Balkanlardaki son şansı ve kalesi idi. Özellikle Arnavutluk’taki dirayetli yönetimi ile düzen ve intizamı sağlamış. İttihatçı bozgunculara göz açtırmamıştır. En son 1908’de Resneli Niyazi Bey ve Diğer bir kısım İttihatçıların dağlara çıkıp şekavet göstermeleri ve Firzovik içtimaına karşı harekete geçip, ayaklanmayı bastırmak ve asayişi sağlamak üzere Mitroviçe’deki karargâhından -Mitroviçe Kosova’nın Kuzey batısında yer alan stratejik bir bölgedir. Osmanlıların Kosova bölgesindeki askeri karargâhı burada bulunmaktaydı. Bugün de Kosova’daki sırp askerlerinin ana karargâhı yine buradadır. 1912 Balkan savaşında Buranın kaybı Kosova’nın kaybedilmesinin dönüm noktası olmuştur. Bugün de Kosova’daki güç dengelerinin konumunu belirlemede Mitroviçe’nin önemli rolü olacaktır.- Manastır’a doğru yola çıkar. Önce Firzovik’e gider burada asayiş sağlandıktan sonra Prizren yoluyla Manastır’a gider. Manastır’a varması Manastırı merkez edinmiş olan İttihatçıları telaşlandırır. Şemsi Paşa’yı ortadan kaldırma yolları aranır. Bigalı Mülazım Atıf adlı bir hain tetikçi olarak seçilir. Manastır’da Telgrafhane’de Padişaha telgraf çeken Şemsi Paşa 24 Haziran 1324 / 1908 ‘de telgrafhaneden çıkıp arabasına binmek üzere iken Mülazım Hain Atıf’ın üç kurşunuyla öldürülmüştür. Şemsi Paşa’nın öldürülmesiyle Sultan Abdülhamid son önemli alaylı paşasını ve balkanlardaki son kalesini kaybetmiş, çaresiz II. Meşrutiyet ilan edilmiş, Jön Türklerin istediği olmuştur. Hatta Şemsi Paşa’nın öldürülmesi İttihatçılarca ” Şemsi Paşa vuruldu, YeniDünya kuruldu” tekerlemesiyle dillendirilmiştir. Gerçekten de Şemsi Paşa’nın öldürülmesi II. Meşrutiyetin ilanına, Abdülhamid yönetiminin sona ermesine, daha ileriki safhada Balkan savaşıyla Balkan topraklarının elden çıkmasına yol açmıştır. Şemsi Paşa Balkanlar’daki alaylı paşa geleneğinin son ünlü temsilcilerindendir. Şemsi paşanın yerine gelen mektepli paşalar kısa zamanda Balkanların tamamen elden çıkmasına yol açmışlardır. Şemsi Paşa’yı öldüren Mülazım Hain Atıf daha sonraları ittihatçılar tarafından ödüllendirilmiş, Cumhuriyet döneminde de Atıf Kamçil adıyla CHP tarafından Çanakkale mebusu yapılmıştır. Şemsi Paşa ile ilgili daha geniş bilgi için, bkz. Şemsi Paşa ve Arnavutluk, Müfid Şemsi, Nehir yay. ; Osmanlı Tarihin’de Arnavutluk, Süleyman Külçe, İzmir 1944

[3] Bu söyleşi, Out There News’in internet sayfalarındaki, Megastories-Kosovo bölümünde yer almaktadır.

[4] Son dönemde yayınlanmış olan, Sırp akademisyen Dusan T. Batakovic’in The Kosovo Chronicles adlı hacimli kitabı tümüyle bu söylemleri içermektedir. Bkz. www.bglink.com/personal/Batakovic and www.kosovo.com/chronicles.html. Ayrıca, Kosovo and Metohia-The Web Site of The Serbian Democratic Movement.


[5] Kosova’yı, resmi olarak  ” Kosova ve Metohia ” diye adlandıran Sırplar, daha çok bu adlandırmanın kısaltılmışı olan ” Kosmet ” adını kullanmaktadırlar. Ayrıca Sırp Orthodox Patrikliğinin merkezinin bulunduğu Pec ( Peja, İpek, Ünlü Şair Mehmed Akif Ersoy da bu kasabadandır) şehri ile yine Manastırlar şehri olarak adlandırdıkları Decani kenti de Metohia adını verdikleri bu bölgede bulunmaktadır.


[6] Kosova’daki Goranlar, Sultan III. Murad döneminde, Irak Kürdistan’ ının Goran bölgesinden Kosova’ya gönderilip yerleştirilen üç Kürt aşiretinin bakiyeleridir. Irak ve irandaki Gorani veya Goriler Kürtlerin bir kolu olup, bir zaman Afganistan’da kurulan Gurlu devleti bunlar tarafından kurulmuştur. Ayrıca, Fatih döneminin ünlü Şeyhülislamı Molla Gürani de bu kabiledendir.

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir