Ahmed-i Hânî Kürtçenin önemli bir şairiydi

Cumartesi günü Ali Emirî Efendi Kültür Merkezi’nde Kürt şair ve mutasavvıf Ahmed-i Hânî’yi anma paneli düzenlendi. Düşündürücü olduğu gibi mühim bilgiler de ihtiva eden bir programdı. Bazı notlar aldık.

Devlet eliyle uzun zaman yasaklanmasının oluşturduğu algı sebebiyle mi öyle zannediliyor yoksa gerçekte, Kürt edebiyatının üstünkörü konuşulduğu gibi büyük bir edebiyat olmasında bir hakikat payı var mı; bunu tam bilemiyoruz. Bilemiyoruz, çünkü birkaç yıl evveline kadar bunlar adı anılır şeyler değildi. Yeni yeni konuşulmaya başlanmasının da getirmiş olduğu önyargıyı aşabilmek handikapıyla beraber, Kürt edebiyatı hakkında bir şeyler duymaya başladık millet olarak. Elbette, hususî birtakım imkânlara sahip olanlarımız için bu kaynaklara ulaşmalarının yolu, birilerinin onlara bunu göstermesinden geçmiyordu ancak bizim için, başkalarının rehberliğinde görülebilecek bir alan, şimdilik.

Müfid Yüksel, Abbasîler devrinden Bediüzzaman Said Nursî’ye gelene kadarki uzun devrede birçok önemli ismin yetiştiğinden bahsetti Kürtler arasında. Tarihsel olarak Kürtlerin önemli rol oynadığı birtakım dönem ve mevkilerin varlığı da dikkat çekici; İdris-i Bitlisî devrinde Osmanlı’ya bağlılığın teşekkülü ve Sultan II. Abdülhamid’in saray muhafızlarının Kürtlerden seçilmesi gibi.

Onun söyledikleri, herkesin tahammül edebileceği şeyler değildir

Ahmed-i Hânî, hakkında bol bol bilgilerin olduğu bir isim değil maalesef. Kürtlerin içinden yetiştiği, doğum yeri (Hakkâri-Yüksekova), eserleri gibi hakkındaki genel bilgi alanını besleyecek malumat dışında şairliği, mutasavvıflığı ve filozofluğu biliniyor. Yaşadığı yüzyıl dahi ihtilaf konusu. Ancak Müfid Yüksel, Ahmed-i Hânî’nin, “Mem o Zin”inin son bölümünde yer alan bir şiirden yola çıkarak, hem doğum tarihi hem de eserinin tamamlanışına dair kesin bilgiye ulaşılabileceğini söylüyor: “Buna göre doğum yılı 1650, vefatı 1707 ve “Mem o Zin”in yazılışı da kırk dördüncü yaşının başı.”

Ahmed-i Hâni’nin bilinen eserlerinden “Akîda İmané”, Kürtçe manzum olarak yazılmış, Eşarî itikadını açıklayan bir eser. 70 beyitte İslam’ın inanç temellerini yazmış Ahmed-i Hânî. Bu eserin, Siracüddin Ali b. Osman el-Uşî’nin “Emâli” adlı akait kitabı ve İstanbul’un ilk kadısı Hızır Çelebi’nin “Nuniye Kasidesi”yle benzerlikler taşıdığını belirtti Yüksel. Ahmed-i Hânî’nin yazdığı bilinen bir başka eser, medresedeki çocukları Arapça’ya alıştırmak için kaleme alınmış Arapça-Kürtçe çocuk sözlüğü. Dört dil bilen ve bu dillerde şiir de irat edebilen şairin “Çâr Kûşe” adında beş kıtalık bir eseri var. Her kıtada mısralar sırayla Arapça-Farsça-Türkçe-Kürtçe’yle yazılmış.

Prof. Kadri Yıldırım Hoca, “Onun söyledikleri, herkesin tahammül edebileceği şeyler değildir.” diyor şair için. Esasen Ahmed-i Hânî de “Mem o Zin”inde manzumen kendisine hitap etmiş ve mealen, “Hiç düşünmeden böyle şeyler yazdın ama bunlara herkesin tahammül edebileceğini mi sanıyorsun?” diye seslenmiş. Bu aykırı denebilecek görüşler, hem Kürt dilinin sınırları içinde kalan esaslar, hem de tasavvuf sistemindeki düşünce yapısının klişeleri için geçerli. Onun tasavvufî derinliğinin olduğunu, basit bir mistik olarak görülemeyeceğini söyleyip ekliyor hoca: “Bundan 300 yıl önce Kürt’ün mazlumiyetini ve dilinin ne kadar ihmal edildiğini haykırmış, bu haykırış ona çok pahalıya mal olmuştur; günümüze kadar bilinmeden kenarda köşede kalmak.”

Siz de bu dilimi, dillerinizle kardeş ilan edin!

“Çâr Kûşe”sinde coğrafyamızın payidar olan dört büyük dilini bir arada kullanmasının, Ahmed-i Hânî gibi derinlikli ve mütebahhiresi geniş bir şair için mesaj niteliği taşıdığını ifade etti Kadri Hoca. Bu mülemmanın (birden fazla dille yazılan şiir) Türkçe, Arapça ve Farsça konuşan devletlere hitaben, “Bakın, ben sizin dillerinizle birlikte kendi ana dilimi bu şiirde kardeş ilan ediyorum; siz de bu dilimi, dillerinizle kardeş ilan edin!” demek anlamına geldiğini fakat onun bu mesajının üç yüzyıl boyunca karşılık bulduğunu söylemenin epey zor olacağını ifade etti Kadri Hoca.

Kürt dilinin önündeki en büyük sıkıntı, şairin ifadesiyle, “dile bir sikkenin vurulmamış” olması. Literatürde bu, bir devletin onay mührünü almak anlamına gelirmiş. Ahmed-i Hânî, ana dili gibi bildiği Arapça, Farsça ve Türkçe dururken niye Kürtçeyle yazmış? Tam da bu sikke meselesi yüzünden. Kendisi bir şiirinde, diğer diller dururken Kürtçeyle yazmasının sebebini, tabiri caizse, diğerlerinin tuzunun kuru oluşuna fakat Kürtçenin durumunun unutulmak ve yüz üstü bırakılmak kaderiyle karşı karşıya olması sebebiyle kritikliğine bağlıyor. Şairdeki şuur, biraz da Kürt dilinin değersiz ve itilip kakılmış, köksüz bir yapı gibi görülmesine tepki amacı taşıyan bir işlevselliği ortaya koymak yönünde. Eserlerini Kürtçeyle meydana getirip, dilin ifade kabiliyeti derecesini ispat etmek istiyor.

Hem Kadri Yıldırım Hoca hem de Müfid Yüksel’in müşterek kanaati, Ahmed-i Hânî’nin Kürt edebiyatını konuşmaya başlamak için isabetli bir isim olduğu. Ama bir başka mühim husus da, bu yönde şimdiye kadar ihmal edilmiş gayret ve himmetlerin, bu andan itibaren tersine bir istikameti hızla takip etmesiyle, coğrafyamızdaki içten farklılıkları tanıyacağımız ufukların çizilmesinin gerekliliği.

 

Sadullah Yıldız, merakla dinledi

dünyabizim.com

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir