Üstad’ın Talebelerinden Abdülkâdir Badıllı’nın Açıklaması

"Bediüzzaman Hazretlerinin talebelerinden Abdülkadir Badıllı, soy ağacı ile başlayan tartışmalara yeni bir boyut getirdi. 

Risale Haber’e yazılı bir açıklama gönderen Badıllı, ”Bediüzzaman’ın Kürtlüğü ve seyyidliği”ni değerlendirdi. Abdulkadir Badıllı’nın açıklaması şöyle:

BİSMİHİ SÜBHANEHU

TERAZİ KEFELERİ

Bediüzzaman’ın Kürtlüğü ve seyyidliği

A-Kürdlüğü: Mal’um olduğu üzere Hz. Bediüzzaman eski matbu Münazarat eserinin baş tarafında: "Ben Kürtçe düşünürüm, Türkçe ve Arapça yazıyorum" diyor.

Hacı Hulusi Yahyagil ağabeye: "Hakaik lisan-ı maderzadem olan Kürtçe olarak kalbime gelir, sonra ben Arapça ve Türkçe yazarım" demiştir. Yani lisanının Kürtçe olduğunu tefekkürlerini bu lisan ile yaptığını söylüyor. Ayrıca, 1921’in ortalarına kadar yazdığı tüm kitap, makale ve nutuklarının altına "Kürdî" lakabını koyduğu gibi; o eski eserlerinin tamamında kendisinin Kürd asıllı olup, Kürd halkına mensup olduğunu hep söylemiştir. Ve Nutuk-7’de: "Cesaret ve sadakat ve diyanetin ünvanı olan tabii Kürdlükle iftihar ediyorum…" Ve: "Ey Kürdler! tımarhaneyi kabul ettim, Kürdlüğü lekedar etmemek için irade-i padişahı ve maaş ve ihsanı-ı şahaneyi kabul etmedim" demektedir.

Evet, Hz. Üstadın eski eserlerinin tamamında daima "Kürd" şahsiyetli olarak görünmektedir. Yeni eserleri Risale-i Nurlarda ise, hiçbir yerinde ne sarahaten, ne işareten, ne de imâen Kürdlüğünü inkar eden hiçbir cümle, hiç bir kelime yoktur. Tam aksine Kürdlüğünü teyid edici çok şeyler vardır. Ve bu eserlerinin hiç bir yerinde nesebi Seyyidliğini gösteren veya ima eden tek bir cümle yoktur. Hatta zahir hale göre bu mananın aksi olan şeyler vardır.

Ayrıca, Osmanlı devletinin Hz. Bediüzzaman’la alakalı bütün resmî belgeleri ve yazışmalarında onun "Kürdî"liği hürmetle, i’zazla yad edilmiştir. Türkiye Cumhuriyetinin resmi yazışmalarında ve Savcıların iddianamelerinde, mahkemelerinin kararnamelerinde ise, tahkir için, ısrarla "Kürdî" lakabını kullanmışlardır.

İşte bu husus, terazinin bir kefesinde kalsın da, öbür kefeye gelelim.

B-Seyyidliği: Muazzez Üstadımızın neseben seyyidliğinde Nur talebelerinin hemen-hemen hepsi delilsiz amma kalbi ve hissi ittifak içindedirler. Şimdiye kadar maddî ve şecerevî, yani onun seyyidliğini ispat eden bir belge elde mevcut olmadığı halde, Nur talebeleri o kanaatlerini sürdürmüşlerdir. Hz. Üstadın kendi ifade ve beyanlarında: “Hazret-i Ali’nin ( R.A.) bir veled-i manevîsi olarak ondan hakikat dersini aldığını" söyler. Yani, maddî ve şecerevî değil, manevî ve sünnetî bir âli ve seyyidliğini öne sürmüştür.

Ama bu sene, Muhterem Prof. Dr. Ahmet Akgündüz kardeşimiz, uzun uğraşılar sonunda Hz. Üstadın seyyidliğini belgeleyen şecer-i nesillerini elde ettiğini televizyon ve basın yoluyla ilan eyledi. Elbette buna herkesin, hususan umum Nur talebelerinin memnun ve mesrur olmaları lazımdır ve öylede olmuştur.

ÇERÇEVEDEKİ ÇOK ZAİF DELİLLERİ

Ben henüz Ahmet Akgündüz hocanın ilan ettiği şecere-i nesilin belgesini görmemişim. Bana onları göndereceğini söyledi. Ancak ben bazı sitelerde ve gazetelerde yayınlanan ve ona göre kaziyeyi muhkemleştiren iki delili gözüme ilişti. Delil diye sunulan bu iki mesele, bana göre -Akgündüz hocamız bana kızmazsa- çok zaif ve hatta temelsizdirler derim.

Bunlardan Birincisi: "Mirza" isminin "Murtaza"dan geldiğini, Murtaza ise, Hz. Alinin (R.A) bir lakabı olduğunu, yani Ahmet Akgündüz hocamızın yorumuna göre, Hz. Üstadın babası Mirzanın asıl ismi Murtazadır. Ama sonra bu isim değişikliğe uğramıştır diye iddia etmiştir. oysa ki Mirza ismi "Emirzade"den muhtasaren gelmektedir. Kamus-u Türkî Ş.Samî sh. 1441, 3. sütuna bakılabilir. Hem bu isim İran’da, Pakistan’da ve Hindistan’da, Azerbaycan’da ve Türkiye’nin doğu ve güneydoğusunda yüzlerce, belki binlercesi vardır. Hatta İmam- ı Rabbani’nin Mektubat’ının birkaç yerinde Mirza isimleri geçmektedir. Öyle ise, Akgündüz hocamız bunda yanılmıştır.

İkincisi: Siverek’in güneydoğusunda halen yaşamakta olan ve yaklaşık yüz kadar köyü olan ve yedi-sekiz kola ayrılan Karageçi aşireti, (Evet Karakeçili değil, Karageçi aşireti) hal ve vaziyetleri itibariyle Türklükten ve Türk dilinden o kadar uzaktırlar ki, yani Türkçeyi telaffuzda o kadar kabadırlar ki, Urfa’nın ve kazalarının etrafında yaşayan mevcut bütün Kürd aşiretlerinden çok daha farklıdırlar. Şu Karageçi aşiretinin "Mirek"leri, yani beyleri veya reisleri Bingöl’ün Zazalarındandır.

Ama Karacadağ eteklerinde eskiden yaşamış aslen Türk "Karakeçili" aşireti ise, hemen hemen hepsi Kırşehir tarafına göç etmişlerdir. Halen Karacadağ’da yaşayan ve "Türkan" (Türkler) ismiyle anılan ve Türk olarak bulunan sadece iki-üç köy vardır. Başkada yoktur.

Yine dönelim mevzu’u bahis Karageçi aşiretine. Bu aşiretin beyleriyle Badıllı aşiretinin beyleri, dayılık ve yeğenlik noktasından birbirine akrabadır. Yani birbirini çok yakından tanırlar.

Şu Karageçi aşiretine bu ismin verilmesine sebep, bu aşiretçe ve nesilden nesile gelip devam eden çok meşhur olan tarihi bir hadisedir. Şöyleki: Osmanlı padişahlarından Sultan Murat, Bağdad’ı ilhak etmek üzere sefere çıkmış, ordusuyla Karageçileri çok olan bu aşiretin bulunduğu araziye konaklamışlardır. Aşiret ise, Sultan Murad’ın ordusunu yemeye davet etmişler ve bunun için yüzlerce keçi kesmişlerdir. Bu arada Sultan Murad’ın bir oğlu hastalanmış, yürüyecek takati kalmamış. Sultan bu oğlunu aşirete teslim etmiş gitmiştir. Sonra bu şehzade bu aşiret içinde kalmış ve evlenmiştir. Çocukları olmuş ve çoğalmışlardır. Bugün halen mezkur aşiretin bu koluna “Torüni”ler denmektedir. Dil-Tarih Kurumunun söylediği safsatadan başka bir şey değildir.

Hal böyle iken, Ahmet Akgündüz hocamız şöyle bir çeşit meydan okurcasına ve Hz. Üstadın Kürtlüğünü kesin bir dille nefyeden bir üslupla demiştir ki: “Bugün Siverek’te yaşayan ve öz be öz Kayı (yani Türk) boyundan olan Karakeçililer ne kadar Kürt ise, Bediüzzaman da o kadar Kürttür.”

Evet, Akgündüz Hocamızın şu tahrikdar çıkışını ben şahsen beğenmedim. Çünki, hem aşiretçilik ilmince mesnetsizdir. Hem ondan daha kötü tarafı ise, iddiasını sakatlandırma yanı vardır. Ve aynı zamanda tahrik ediciliğidir.

Türk olan Karakeçili aşireti Türkiye’nin birkaç yerinde bulunmakta ve Türk olarak yaşamaktadırlar. Mesela Kırşehir’de, Elaziz’de, Isparta’da… Ama Siverek’in Güneydoğusunda yaşayan ve az yukarıda tahlili yapılmış olan “Karageçi” aşireti, Kayı boyu ile, Türklükle hiç bir alakaları yoktur ve olması da mümkün değildir. Yani koskoca ve kocaman bir Türk aşireti iken, birden pat diye Türklüğünü, Türk dilini ve Türkçeyi tamamen unutsun, uzaklaşsın ve büsbütün Kürtleşsin?!

Acaba Akgündüz Hocamızın ata ve ecdad meskeni olan Çüngüş’te nüfus sayıları oranın halkına nispeten azınlığın azınlığı iken, kendi dillerini unuttular mı? Kendi dillerini unutmak şöyle dursun Kürtçenin bir lehçesi olan Zazacadan kaç kelime öğrenebildiler?

Kardeşim Ahmet Akgündüz benim gibi, Hz. Üstadın kemalatına aşıktır ve hayranıdır. Bundan ötürü bazen heyecana ve duygusallığa kapılır, sehivler yapar.

NETİCE: Hz. Bediüzzaman’ın sülalesi dümdüz, girintisiz-çıkıntısız, delilli ve ispatlı Resulullah’a (asm) ulaşmış olsa da, terazinin iki kefesine göre o zaman Üstadımızın lakabı, tarifi şöyle olmalıdır: “Esseyyid Bediüzzaman Said-el Kürdî en Nursî.” Açık ifadesiyle: Seyyid Kürd Bediüzzaman Said-i Nursî lafzı olmalıdır. Yoksa Üstadın -belki bin seneye yakın- ecdadları Kürd kavminden olan hanımlarla evlenme hadiseleri elbetteki defalarca olmuştur. Yani, nesepleri mutlaka Kürdlerle karışma olayları olmuştur. Şayet bu kaziye inkar edilirse, o zaman şu şecere-i nesil silsilesi, Resulullah’tan (asm) alınıp Hz. İbrahim’e (as) kadar götürülür ki, hal ve mesele başka şekle dönüşebilir.

Yani demek istiyoruz ki, Hz. Üstadın sülalesi Seyyid olsun, şerif olsun, onu Kürtlükten, Kürtlükle memzuc olmaktan koparmak kolay olmayacak ve hiç kimseye müyesser olamaz. Bence bu iş olduğu yerde bırakılmalıdır, fazla deşilmemelidir. Tahrike sebep olacak söz ve davranışlardan kaçınılmalıdır. Yoksa büyük bir fitne kapısı açılabilir.

Evet, Akgündüz Hocamızın ulaştığı ve elde ettiği şecere-i nesil silsilesini eğer bir Osmanlı padişahı, ya da Selçuklu Sultanı ya da bir Abbasi Halifesinin tasdikli mühürleriyle mühürlü ise ve vergiden, askerlikten muafiyetleri sağlanmışsa, o zaman çok kuvvetli bir şecere olur. Değilse sadece bazı nesepçilerin rivayetlerine müstenid ise, onda “fihinazar” kaziyesi hükmeyler. Şüpheli bakılabilir.

Ben henüz o belgeleri görmüş değilim. Gördükten sonra değerlendirmelerimi yaparım inşallah. Hoşçakalın.

NOT: Hüsnü Bayramoğlu ağabeye, “Siz ‘‘Üstadımızın seyyidliği ileride ilan edilecek, ben görmeyeceğim ama siz göreceksiniz’ şeklinde bir şey söylediniz mi? diye sordum. Hüsnü Ağabey, ‘‘Hayır, ben Ahmet Feyzi Kul Ağabeyin dedikleri meydana çıkacak, ilan edilecek. Ben görmeyeceğim ama siz göreceksiniz’’ sözünü Hz. Üstaddan duydum’ şeklinde söylemiştim’’ dedi."

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir