Alevîlik-Bektaşilik, AİHM Ve Tekke- Zaviyeler Kanunu

 Giriş

Alevi-Bektaşiler içerisinde yer alan eski marxist ateist grup ve çevreler Aleviliği-Bektaşiliği İslam’dan, müslümanlıktan koparmaya yönelik çabalar içerisinde olmaya devam ettikleri gibi, bu anlamda olayı AİHM’e de taşıdılar. Daha çok Pir Sultan Abdal dernekleri bünyesinde toplanmış olan ateist kesimin bu çabalarında ilerleme kaydettikleri gözlemlenmektedir. Pir Sultan Abdal Dernekleri Genel Başkanı Av. Kazım Genç önderliğindeki bu insiyatif girişimi AİHM’de ve bunun aracılığıyla Alevîlik-Bektaşiliği İslâm’dan ayrı bir müstakil bir din gibi tescil etme çabası göstermektedirler. Zorunlu din dersleri ile ilgili AİHM’e yapılan başvurunun avukatı olan Kazım Genç Strasbourg’da görülen davada, savunma iddialarını ‘Alevilik İslam dışıdır’ görüşüne dayandırmıştır. Bu konuda Aleviyol internet sitesinde tarihi bir hatanın yapıldığı ifade edilerek şu şekil bir haber yer almıştı:

“Av. Kazım Genç’in hazırladığı ve ‘esas hakkındaki görüşlerin yer aldığı dava dosyasında Alevilikle ilgili şunlar ileri sürüldü:

 “Gerek inanç olarak, gerekse ibadet biçimi olarak İslam’dan farklıdır. Müslümanlıkta / İslam’da ‘İslam’ın şartları’ vardır. Alevilik kendini bu şartlarla bağlı görmez. Çünkü İslam’dan farklıdır. Alevilik; Tanrıyı, evreni ve insanı kendince algılama biçimidir. (…) Bu gün Türkiye Cumhuriyet’i[ni]n nüfusu 70 milyon civarında olup, bu nüfusun AB ilerleme raporlarına göre 12-20 milyon civarını Aleviler oluşturmaktadır. Sonuç olarak; Alevilik hem öğreti / felsefe, hem de inanç pratikleri yönleri ile Müslümanlık’tan / İslam’dan tamamen farklı, kendine özgü olup, Aleviler, laik bir ülkede, okullarda çocuklarına Alevilik te dahil olmak üzere, bir inancın okutulmasına karşıdırlar.”

 İlgili davaya “uzman olarak” Prof. Irène Mélikoff’un yanı sıra, Almanya’da okullarda Alevi-İslam din dersleri verilmesinin koordinatörlüğünü üstlenen AABF’nin Başkanı Turgut Öker de katıldı….

 Bilindiği gibi Av. Kazım Genç, Pir Sultan Abdal Dernekleri adına, ‘Devlet’in kurduğu ‘İnsan Hakları Danışma Kurulu’nda yer almış ve Recep Tayyip Erdoğan’a sunulan “azınlık raporu”nun hazırlanmasına katkı sağlamıştı. Genç, ‘Aleviler arasında kendini Müslüman olarak görenler de var, görmeyenler de’ görüşleriyle de ilgi çekmişti.”([1])

 Avrupa Birliği müktesebatında ve Avrupa’da Alevîlik-Bektaşilik konusunda oryantalistlerin çalışmalarında da böyle bir statü verilmesi, Alevilerin İslâm’dan ayrı bir dini azınlık olarak görülmesi, lanse edilmesi ağırlık kazanmaktadır. Her ne kadar Avrupa birliği ilerleme raporunda farklı tanımlamalar da mevcut ise de bu tür bir yönelim maalesef ağırlık kazanmaktadır. Alevî-Bektaşi kesim içerisindeki aşırı insicamsızlık; CHP, Marxizm ve Kemalizmin ağır ideolojik etkisi altında olmaları bunu kolaylaştıran ana nedenlerdendir. Alevî- Bektaşi kesim içerisinde Kazım Genç öncülüğündeki bu girişime yeterli tepki gösterilmemektedir. AİHM’de onaylanacak, tanınacak Aleviliği/Bektaşiliği İslam’dan ayrı olarak mütalaa edecek böylesine bir statünün Alevîlere/Bektaşilere ayrıcalıklı ve üstün bir statü kazandıracağı vehmine kapılınmakta, tepkide yetersiz kalınmaktadır. Konuya ilşkin devlet ve hükümetin tutumu da anılan ateist çevrelere çanak tutar bir niteliktedir. Tekke ve zaviyelerin kapatılmasını, tarikatlerin yasaklanmasını öngören 677 sayılı yasanın varlığı ve bu yasanın yürürlükte kalması konusunda sivil/askeri bürokrasinin direnç göstermesi bu konuda herşeyi alt üst eden bir vâkıadır. AKP hükümetinin ise, bu meseleleri sadece Avrupa Birliğine havale etmiş görünen resesif tutumu, bu konuda hiçbir proje geliştirmemesi olayı daha da vahimleştirmektedir. Tüm bunlar bilinmesine karşın ülkenin bu tür derin sorunlarına hükümetin duyarsız kaldığı görülmekte, sorunun sadece Avrupa Birliği katında çözüme bırakıldığı anlaşılmaktadır. Bunda da AKP içerisinde yer alan, şu an için kendilerini yeni liberal ve küreselci olarak tanımlayan eski radikal İslamcı milletvekili ve danışmanların etkili olduğu gözlemlenmektedir. Eski marxistler gibi bütün ideolojik zeminlerini yitirmiş olan bu kimseler AKP iktidarında önemli ölçüde lokomotif görevi görmektedirler. Bazı eski İslamcılar ise “ Liberal-Demokrat bir tutum içerisinde olmalıyız. Aleviler Bektaşiler kendilerini İslam, Müslümanlık dışında ayrı bir dini azınlık olarak görmek istiyorlarsa, bu şekilde bir hukuki tanım isteniyorsa bu onların en tabii ve demokratik haklarıdır. Bu bakımdan Alevilik/Bektaşiliğin İslam, Müslümanlık dışı ayrı bir dini azınlık olarak tescil edilmesine tepki gösterilmemelidir” şeklinde telkinlerde bulunmaktalar ve bu şekilde hükümeti yönlendirmektedirler.

 Alevilerin hangi legal zeminde kendilerini ifade edecekleri en önemli sorun olarak karşımızda durmaktadır. Bu konudaki hukuki zemin kayganlığı meseleyi çetrefilli hale getirmektedir. Başta hukuki zeminin oluşturulması gerekmektedir. Bunu da tarihten bağımsız olarak ele alamayız. Bir yandan bin yılı aşkın bir tarih ve kültüre vurgu yapılırken, diğer yandan modern-ideolojik yaklaşımlarla, tarih ve inançtan soyutlamaya çalışmak çelişki olur.

 Osmanlı döneminde, Safevî-Osmanlı sıcak çatışmalarının durulup, belli bir oranda Anadolu’da sükunetin peyda olması sonrasında, 17. asrın ortalarından itibaren, Anadolu’daki Alevî-Kızılbaş toplulukları bir şekilde tanınmaya, hukuki bir zemine oturtulmaya çalışıldı. Hacı Bektaş dergahı’nın varlığı bu zeminin oluşmasını kolaylaştırdı. Hacı Bektaş dergahını Pîrevi olarak gören Alevi dede ocakları bu şemsiye altında hukuki bir zemine taşındı. Hacı Bektaş-ı Velî’nin neslinden kabul edilen çelebiler bu meşruiyetin kaynağı oldular. Bu çelebilerden icâzet alan dede ocakları kendilerini hukuki zeminde ifade etme imkanı buldukları gibi. Safevîlerin etkin olduğu dönemde kendilerine devletçe yöneltilen suçlamalardan masun hale geldiler. Elimizde bunu isbat eden bir çok arşiv belgesi mevcuttur. Anadolu’nun çeşitli yerlerindeki dede ocaklarının tekke ve zaviyeleri çelebiler aracılığıyle Bektaşi zaviyesi olarak tescil edildi.1241/ 1826 tarihine kadar bu şekilde sürdü. Yeniçeriliğin kanlı bir şekilde ortadan kaldırılmasının ardından, yeniçerlerin bektaşiliği bahane edilerek Bektaşi tarikinin yasaklanması Alevi dede ve ocaklarını hukuki bir şemsiyeden mahrum etmiştir.

Alevî-Bektaşî Kimliği Ve Tanımlanması

 Alevi-Bektaşi tanımlaması Türkiye’de, özellikle son yıllarda, tarihi kökenleri yüzyıllara uzanan dini-kültürel hatta belli ölçülerde siyasi bir kimliğe tekabül eden mensubiyeti gösteren bir kimlik tanımını ifade eder. Bir yanda Alevi-Kızılbaş Ocakları, diğer yanda Bektaşi tarikatı mensupları ve bunun birbirine telif edilmesi sonucu ortaya çıkan , ortak , ancak homojen bir yapı arz etmeyen bir kimlik yumağı ifadesi olarak karşımıza çıkmaktadır. Hala da “Meşhur Meçhul “ olma konumunu sürdüren anılan kimliğin çevresinde süregelen spekülatif yaklaşımlar, bu kimlik mensuplarının dahi sağlıklı bir tanım aralığı geliştirme sıkıntısı çektiğini göstermektedir.

 Alevi-Bektaşi kimliğinin tanımlanması konusunda, günümüzde birçok yayın yapılıp, hacimli eserler ortaya konmuş olmasına karşın, ciddi ve sağlıklı bir araştırmanın, bilgiye dayalı derinlemesine tanımlamaların, özellikle modern, ideolojik endişe ve “tarafgirliklerden” bağımsız değerlendirmelerin çok az olduğu gözlemlenmektedir.

 Alevilerin bir bölümü inanç alanında ve diğer alanlarda yaşadıkları kimlik bunalımına karşın, kentleşme-modernleşme sürecinde beliren yalnızlaşma/yabancılaşma olgusunu ortadan kaldırmak için, –manevi alanda ihtiyaç duyulan eksikliği gidermeye yönelik olarak– geleneksel inanç motif ve değerleri sembolik de olsa yaşatmaya çalışmaktadırlar.

 Yüzyıllar öncesine dayanan tarihi birikimi ile (1200’lü yıllardan başlayarak) Anadolu, Mezopotamya ve Balkan coğrafyasında birçok dini, kültürel sosyal ve siyasi etki karmaşası ile oluşan Alevilik-Bektaşilik olgusunun, bu olgunun tanımının ve bu kimliğe sahip topluluk ve gruplarla diyaloğa ilişkin sağlıklı çözümleme ve tanımlamaların yapılması elzemdir.

 1200’lü yıllarda Vefailiğin Babaiyye kolunu kuran Baba İlyas-ı Horasani, Ahi Evren Nasıruddin Mahmud bin Ahmed el-Hoyi ve Hacı Bektaş-ı Veli’den başlayarak yüzyıllar içinde sui generis bir yapıda şekillenen, “Tasavvuf”, “Tarikat” temelli olup, zamanla siyasi ve toplumsal boyut kazanan bu kimlik yumağının günümüze değin araştırma ve çözümlemeleri konusunda önemli bir mesafe katedilmemiştir..Asırların ihmali şeklinde cereyan eden bu sorun etrafında ciddi ilmi ve stratejik araştırmalara , verilere gereksinim söz konusudur.

 Çok çeşitli etkilerin yanısıra, Ehl-i Beyt faktörü de Alevî-Bektâşî kimliğinde en temel etmendir. Birçok ekol ve mezhebin oluşmasında en temel unsurların başında gelmiştir. Ehl-i Beyt faktörünün Siyasal şiî ekol ve fırkaların ötesinde, Sufî meşreb ve tarikatlarının temel etmen olduğu yadsınamaz. Hz. Ali (K.V) hakkında Hz. Peygamber’den (SAV) rivayet olunan “Ben ilmin şehriyim, Ali de onun kapısıdır” sözü bu etkinin kaidesini teşkil etmektedir. Ayrıca, Ehl-i Beyt mensuplarının karşılaştığı, musibet, facia ve siyasal felaketler Sufî meşreplerin zeminini oluşturan en temel etkilerden biri olmuştur.

 Hemen hemen tüm Sufî tarikat silsilelerinde, Hz. Ali başta olmak üzere Ehl-i Beyt üyelerinin bazılarının adlarına rastlanıyor olması ( Hz. Hüseyin, İmam Zeynelabidîn, İmam Ca’fer Es-Sâdık, Musa El-Kâzım, İmam Ali Rıza) da bunu göstermektedir. Siyasal Şiî mezhepleri dışında Sûfî tarikatlarında da Ehl-i Beyt etkisi temel etmendir.([2])

 Bu anlamda, Alevî-Bektâşî kimliğinin de bir Sufî-Tarikat örgütlenmesi olarak Ehl-i Beyt’e dayandığı kuşku götürmez bir gerçektir. Hatta diğer tüm Sufî meşrep ve tarikatların ötesinde, Şiîlikten çok farklı olmasına karşın, temel olarak, tarikatta, on iki imamı esas alır. Bunun dışında, Alevî-Bektâşî kimliğinin asıl siyasal ve sosyal oluşum süreci 13. ve 16. yüzyıllar arasını kapsar.

 Alevî-Bektâşîliğin ve salt Bektâşîliğin oluşumundaki etkiler ve ulaşılabilen yazılı kaynakları bu kimliğin Anadolu’ya ilişkin özgün yapısı ile birlikte, İslâm içersisinde mütalaa edilmesi gerektiğini göstermektedir.

 Alevî-Bektaşî Kaynakları

 Tarihi ve İlmi verilerin sağlanması için de, Alevî-Bektâşî kimliğinin tarihi-yazılı kaynaklarının gün yüzüne çıkarılması gerekmektedir. Ancak, tarihin çeşitli devrelerinde, Alevî- Bektâşî kesime karşı merkezi idare tarafından yürütülen takibât (Savefîlerle olan çatışma dönemleri, Celâlî İsyanları Ve en son 1826 yılında Yeniçeriliğin kanlı bir şekilde ortadan kaldırılışının ardından Bektâşî tarikatı mensuplarına karşı yürütülen takibât dönemleri gibi), bu kesimin daha çok kırsal kesim mensuplarından oluşması, yazılı kültür yerine daha çok sözlü kültürün yaygın olması, konuya ilşkin tarihi kaynaklarda yetersizlik oluşturmaktadır. Son dönemlerde ise Alevî-Bektâşî kesimin, çoğunlukla kırsal kökenli olup, ciddi eğitim eksikliklerine sahip olmaları, modern-pozitivist ve Sol ideolojik yönelimler, dahası 1928’deki Harf İnkılabı’nın yol açtığı yazılı eski kaynaklara zorunlu yabancılaşma, yazılı kaynaklara ulaşmayı zorlaştırmıştır. Biraz yukarıda bahsettiğimiz, ideolojik yaklaşımlar, ya da Alevî-Bektâşî kimliğinin adı geçen ideolojilerin belirlediği zemine oturtulmaya çalışılması, bu kimliğin tarihi/yazılı kaynaklarına, daha ötesinde bu kimliğin inanç temellerine, dinî temellerine var olan yabancılaşmayı (Alienation) artırmıştır.

 Tüm bunlara karşın, yine de bir hayli tarihi yazılı kaynaklar bulunabilmektedir. Buyruk, Menâkıb, Cönk, Vilâyetnâme, Battalnâme gibi kitap ve risaleler; Şecerenâme, İcazetnâme, Berat, Buyruldu, Fermân, Hilâfetnâme, Beyannâme gibi arşiv özelliğini taşıyan kaynaklara kısmen ulaşılabilmektedir. Ancak, Alevî-Bektâşî kimliğini oluşturan kaynakların tesbit ve ayrıştırılmasında güçlüklerle karşılaşılmaktadır. Çünkü, bu kimliği oluşturan unsurların ve inanç motiflerinin, tarihi ve siyasi olayların, inanç ekol ve akımlarının tespitinde problemler yaşanmaktadır. Homojen olmayan eklektik kimlik yumağı bunun başlıca nedenidir. Bunun yanısıra, yüzyıllardır kırsal kesimdeki ya da, marjinal toplum katmanlarından gelen Alevî-Bektâşî topluluğunun, Ehl-i Beyt’ten söz edilen ya da Ehl-i Beyt adı geçen her tür kaynağı ya da Batınî ekolü benimseyip kendilerine mal etme alışkanlığı da, bu konuda bir kaynaklar keşkülü oluşmasına sebebiyet vermiştir. Bir çok Şiî (Hüsniye gibi) , Batınî ya da Hurufî (Câvidannâmeler) kaynağının Alevî-Bektâşî kimliğiyle doğrudan ilişkili olamamalarına karşın, belirttiğimiz alışkanlık dolayısıyla literatüre dahil edilmesi heterojen bir inançlar yumağının oluşmasına ve tanım aralıklarının belirlenmesinin güçleşmesine yol açmıştır. Bu bakımdan kaynakların türünün tasnifi veya kategorize edilmesinde güçlükler gözlemlenmektedir. Bu güçlüklere karşın yazma/yazılı tarihi kaynakları kabaca tasnife tabi tutup, değerlendirmeye çalışacağız.

 Güçlükler söz konusu olsa da, Kaynakların tesbit ve tasnifinde, Alevî-Bektaşî kimliğinin tarihi seyir içerisindeki oluşum ve gelişimini takib etmek bunu kolaylaştırıcı bir faktordür. Milâdi 13. Asırdaki tasavvuf ve tarikat hareketleri, Anadolu’daki siyasi gelişmeler. Anadolu Selçuklu Devleti’nin yapısı, dinî siyaseti, Moğol istilâsı, ardından Selçuklu Devleti’nin inkırazı,Bu süreçte Anadoluya, Maveraunnehr, Horasan, İran ve Hind kıt’asından olan göçler, Yesevî, Vefai vs. dervişleri bu kimliğin oluşum sürecinin önemli faktörleridir. Ancak, 15. ve 16. yüzyılın başlarında Safeviliğin yükselişi, önceleri bir tasavvufi hareket sonraları da siyasal bir akım ve nihayetinde bir devlet olarak yükselişi, bunların Anadolu üzerindeki etkileri, Osmalı devleti ile olan gerginlik ve savaşlar, Alevî-Bektâşî kimliğinin tarihteki nihai şekillenmesini sağlamıştır. Tüm bunlardan yola çıktığımızda, genelde Alevî-Bektaşî yazma/yazılı kaynaklarını şu şekilde kategorize edebiliriz:

 Yesevî Kaynakları

Babâî Kaynakları (Menâkıb ve Garibnâme)

Hacı Bektâş Ocağı Kaynakları

Erdebil Ocağı’na ait ilk Dönem safevî kaynakları (Buyruklar, Hüsniye, Kumru)

Erkânnâmeler, Tarikatnâmeler

Batınî-Hurûfî Kaynakları

Cönkler, Nefes Mecmuaları

Çeşitli Sufî Kaynakları

Genel Dini kaynaklar

Yıldıznâme ve Remil kitapları

Dua Mecmuaları

Şecerenâme, İcâzetnâme, Beyannâme, Berat vs. Arşiv özelliği olan kaynaklar

Bu kategorileri detaylandıracak olursak, “Tasavvuf-Tarikat” örgütlenmesi çerçevesinde eklektik bir kimlik yumağını ifade eden Alevîlik-Bektâşîliğin kaynakları da eklektik bir kimlik yumağını oluşturmaktadır. Bu eklektik yapısına karşın Alevî-Bektâşîliğin tasnife tabi tuttuğumuz yazma/yazılı kaynakları bu kimliğin Allah’ın birliğini ve Hz. Muhammed’in Hakk peygamber olduğunu kabul ettiğini göstermekte ve bu şekilde İslâm içerisinde sui generis yapısıyla bir “Tasavvuf-Tarikat örgütlenmesi olduğunu ortaya koymaktadır.

Anadolu Alevîliği ile Bektâşîliğin buluşma ve kaynaşma noktası, Hacı Bektâş-ı Velî ve Hacı Bektaş dergâhıdır. Şehir Bektâşîleri de denilen Babagân koluna bağlı Bektâşîler Hacı Bektâş-ı Velî’yi tarikatın kurucu pîri olarak tanımakta ve bel evlâdı yerine yol evlâdı ilkesini benimsemektedirler. Soydan gelen değil tarikattan ikrar almak ve müntesip olmak esastır. Babagân kolunda, Dedebaba ve babalar soyu ve nesebi ne olursa olsun, diğer ehl-i sünnet tarikatları gibi.tarikat erkânı icazeti ile belirlenir. Bu kolu temsilen Hacı Bektaş dergâhında Dedebaba postunda bir baba bulunagelmiştir.

Alevîler Ve Azınlık Meselesi

Alevîler gibi, Müslümanlık içerisinde mütalaa edilen toplulukların azınlık olarak nitelendirilmesinin hiçbir toplumsal yararı olmayacağı gibi ciddi toplumsal fay kırılma ve çatışmalarına yol açıcı nitelikte olacaktır.

Osmanlı döneminde, gerek Anadolu’da gerekse memâlik-i şâhânenin diğer bölgelerinde, resmi nüfus kayıtlarında tebaa, müslim, gayri müslim tasnifine tabi tutulmuştur. Özellikle müslim ahali için mezhebe yada etnik kimliğe ait tasnif ya da ayırımlardan ihtiraz olunmuştur. Gayr-i müslim ahalide ise Rum, Süryanî, Ermeni tasnifleri yer alsa da bu, bağlı oldukları kiliselere göre yapılmıştır. Zira, Hristiyan topluluklarda Kitâb-ı Mukaddes bu toplulukların bağlı oldukları kiliselerin benimsediği dillerde yazılıp okunurdu. Rum Ortodokslar, Kutsal metinleri Yunanca’dan okuyup yazarken, diğerleri Ermenice yahut Süryanice, Aramca, Latince vs. dillerde okuyup yazmakta, ibadetlerini bu dillerde gerçekleştirmekteydiler. Bu bağlamda, Hristiyan topluluklarda kutsal metinler tek ve ortak bir dilden okunmamaktadır. Müslümanlıkta ise Kur’an-ı Kerîm Arapça olup, kutsal metin olarak sadece bu dilde okunup yazıldığından, Arapça dışında farklı bir ibadet dili olmadığından bu şekil bir ayırım ve tasnif söz konusu olmamıştır. Dini topluluk ve inanç grupları din temelli olarak tasnife tabi tutulmuştur.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuna temel teşkil eden Lozan Andlaşmasında da aynı statü korunmuş. Türkiye hudutları içerisinde yer alan hangi ırk, mezhep ve etnik kökenden gelirse gelsin müslim ahali çoğunluk, gayr-i müslim topluluklar ise azınlık statüsünde kabul edilmiştir. Devletin toplum, halk bazındaki esası bu statüde kurulmuştur. Hatta Türkiye ile Yunanistan arasında vukubulan 1924’teki ahali mübâdelesinde de aynı statü uygulanmıştır. Türkiye hudutları içerisinde yaşayan Rum Ortodoks kilisesine bağlı hristiyan ahali (İstanbul’dakiler hariç) ile Yunanistan sınırları içinde yaşayan müslümanlar (Batı Tarkya’dakiler hariç) meşrep ve mezhep ve etnik kökenlerine bakılmaksızın karşılıklı mübâdeleye tabi tutulmuşlardır. Türkiye’de yaşayan ana dili Türkçe olan Karamanlı denilen Ortodoks hristiyanlar Yunanistan’a gönderilirken, anadili Rumca ve Arnavutça olan Müslümanlar Yunanistan’dan Türkiye’ye gönderilmişlerdir. Alevî-Bektâşî toplulukları, her ne kadar tarihte bazı problemler söz konusu olmuşsa da, müslüman olarak, müslim ahalinin bir parçası olarak kabul edilmiştir.

Alevîlerin, AB raporu doğrultusunda resmen azınlık statüsüne tabi tutulması, bu çerçevede onların İslam-dışı bir toplulukmuş gibi algılanmalarına ve bu vesile ile ciddi toplumsal gerilim, çatlama ve çatışmalara yol açacak, bu topluluğun süreç içerisinde batılı ülkelerin vesayetine girmesine, diğer müslümanlara tamamen yabancılaşıp, ötekileşmesine neden olacaktır.([3])

Lozan’da da korunan ve asırlardır müslim ahaliyi kaynaştıran bu statünün böyle bir durumda çatlaması, kırılması sonuçta bu ülkenin zaman içerisinde “müslüman vatanı” olmaktan çıkması gibi bir faciayla sonuçlanmasını bile sağlayacaktır. Çoğunluk mensubu olmak gibi bir avantaj dururken, azınlık konumuna düşmek kimsenin yararına olmaz.

Tekke Ve Zaviyeler Kanunu Ve Değerlendirme

Alevilik-Bektâşîlik sorunun çözümünün önünde devletin bazı tutumlarından kaynaklanan engeller söz konusudur. 30 Kasım 1925 tarihinde kabul edilen 677 Sayılı Tekke ve Zaviyelerin seddine ilişkin yasa en önemli engel olarak durmaktadır. Yasa, tüm tarikatları, tasavvuf müesseselerini ve ünvanlarını yasakladığı gibi, Alevî-Bektaşîlere ait seyyidlik, çelebilik, babalık, dedelik vs. Tüm ünvan ve müesseseleri de yasaklamaktadır. Bu şekilde, Alevî-Bektaşî kimliği yasal zeminde kendini ifade edebilme imkanını yitirmektedir. Son yıllarda büyük kentlerde birbiri ardınca açılan cemevleri, 677 sayılı yasa engeli yüzünden dergâh ve zaviye statüsünde açılamamakta, dolayısıyla, sünnî çoğunluk tarafından İslâm’dan ayrı bir dinin tapınağıymış gibi algılanmasına neden olmakta, bu anlamda, İslam dışı bir zemine itilmesini kolaylaştırmaktadır. Yasal engel kalktığı takdirde, Hacı Bektaş Dergâhı yeniden Alevi-Bektaşî topluluğunun merkezi haline gelmiş olacak, aynı zamanda cemevleri dergâh, zâviye statüsüne getirilerek, toplumsal gerilim ve dışlanmalara neden olmayacaktır. Her ne surette olursa olsun, 677 sayılı tekke ve zaviyeler yasasının sağladığı engel kaldırılırsa, Hacı Bektaş Dergâhı yeniden Çelebî ve Dedebaba postlarıyla bu topluluğun merkezi haline gelmelidir.

KANUN NO: 677

TEKKE VE ZAVİYELERLE TÜRBELERİN SEDDİNE VE TÜRBEDARLIKLAR İLE BİR TAKIM UNVANLARIN MEN VE İLGASINA DAİR KANUN (*)

Kabul Tarihi: 30 Teşrinisani 1341

Resmi Gazete ile neşir ve ilânı: 13 Kânunuevvel 1341 – Sayı: 243

3.t. Düstur, c.7 – s.113

MADDE 1 – Türkiye Cumhuriyeti dâhilinde gerek vakıf suretiyle gerek mülk olarak şeyhinın taht-ı tasarrufunda, gerek suver-i aharla tesis edilmiş bulunan bilumûm tekkeler ve zaviyeler sahiplerinin diğer şekilde hakk-ı temellük ve tasarrufları bâki kalmak üzere kâmilen seddedilmiştir. Bunlardan usûl-i mevzuası dâiresinde filhâl câmi veya mescid olarak isti’mâl edilenler ibka edilir.

Alelumûm tarikatlerle şeyhlik, dervişlik, müridlik, dedelik, seyyidlik, çelebilik, babalık, emirlik, nakiblik, halifelik, falcılık, büyücülük, üfürükçülük ve gaybden haber vermek ve murâda kavuşturmak maksadiyle nüshacılık gibi unvan ve sıfatların isti’mâliyle bu unvan ve sıfatlara ait hizmet ifâ ve kisve iktisâsı memnûdur. Türkiye Cumhuriyeti dâhilinde salâtine ait veya bir tarika veyahut cerri menfaate müstenid olanlarla bilumûm sair türbeler mesdud ve türbedarlıklar mülgâdır. Seddedilmiş olan tekke veya zaviyeleri veya türbeleri açanlar veyahutd bunları yeniden ihdâs edenler veya ayin-i tarikat icrâsına mahsus olarak velev muvakkaten olsa bile yer verenler ve yukarıdaki unvanları taşıyanlar veya bunlara mahsus hidemâtı ifâ veya kıyâfet iktisâ eyleyen kimseler üç aydan eksik olmamak üzere haps ve elli liradan aşağı olmamak üzere ceza-yı nakdi ile cezalandırılır.

 (Ek Fıkra: 5438 – 10.6.1949) Şeyhlik, Babalık ve Halifelik gibi mensupları arasında baş mevkiinde bulunanlar altı aydan az olmamak üzere hapis ve 500 liradan aşağı olmamak üzere ağır para cezasından başka bir yıldan aşağı olmamak üzere sürgün cezası ile cezalandırılırlar.

 (Ek fıkra: 5566 – 1.3.1950) (Değişik: 3612 – 7.2.1990) Türbelerden Türk büyüklerine ait olanlarla büyük sanat değerleri bulunanlar Kültür Bakanlığınca umûma açılabilir. Bunlara bakım için gerekli memur ve hizmetliler tayin edilir.

 MADDE 2 – İşbu kanun neşri tarihinden muteberdir.

 MADDE 3 – İşbu kanunun icrasına İcra Vekilleri Hey’eti memurdur.

 (*) 7 Kasım 1982 tarih ve 2709 sayılı (TÜRKİYE CUMHURİYETİ ANAYASASI )’nın 174 üncü maddesi gereğince (DEVRİM KANUNLARI)’ndan olup Anayasaya aykırı olduğu şeklinde anlaşılamaz ve yorumlanamaz.

 (**) Sürgün cezası 13 Temmuz 1965 tarih ve 647 sayıl Kanunun geçici 2’ nci maddesiyle kaldırılmıştır.

 KANUNLAR, TEMMUZ 1990 (Ek-6)

677 SAYILI KANUNA EK VE DEĞİŞİKLİK GETİREN MEVZUATIN

YÜRÜRLÜĞE GİRİŞ TARİHİNİ GÖSTERİR LİSTE

Kanun Yürürlüğe

No. Farklı tarihte Yürürlüğe giren Maddeler giriş tarihi

—— —————————————– ———–

5438 —- 16/6/1949

5566 —- 4/3/1950

Tekke ve zaviyelerle ilgili bu kanun metnine baktığımızda, metnin içeriği Alevî-Bektaşîlere getirdiği yasaklar konusunda kendini eleveren bir nitelik taşımaktadır.

Metinde “Dedelik,Seyyidlik, Çelebîlik, Babalık” kurumları, ünvanları kimler için yasaklandı? Alevî-Bektaşî/Kızılbaş ocaklarında dedelik ve dedeler yok mu? Talip olma, mürid olma durumu söz konusu değil mi? Bektaşilikte, dedebabalık, halifebabalık, babalık müritlik sıfatları mevcut değil mi? Bir tarikat yapılanması sözkonusu değil miydi? Hacı Bektaş-ı Velî tümünün ortak kabul ettiği “Pîr” değil miydi? Hacı Bektaş Dergâhı “Pîrevi” değil mi? Dört Kapı; Kırk Makam, Tasavvuf ekollerinin, daha doğrusu tarikatlerin ortak prensipleri değil mi? Bektaşî tekkeleri-zaviyeleri yok muydu? Alevî-Bektaşîler, işlevi sona erip, dönemi kapanmış bazı modern totaliter-yasakçı ideolojilerin hatırına kendi kimliklerini baltalamamalı, kendi kimliğini, kimlik olarak varlığını tanımayan, yasaklayan bir kanun evetlenemez.

Bu kanun yürürlükte iken, yasal çerçevede Alevi-Bektaşiler kendilerini hangi yasal zeminde tanımlayacaklar? Alevî-Bektaşî kimliği Türkiye’de hangi yasal güvenceye sahip,herhangi bir yasal, hukuki tanım aralığı verilmemiş ki; Alevi-Bektaşî kimliği Müslümanlıktan, İslâm’dan ayrı bir din olarak, ayrı bir dini kimlik olarak tanımlanamaz. Böyle bir tanımlama bu kimliğin temelden dinamitlenmesi demektir. Türkiye’de iç çatışmaların körüklenmesi anlamına gelir.

Bu kanuni engelin bir şekilde kaldırılmasını cesaretle savunmalıyız. Toplumda asırlardır var olan gerçek kimlikler yasaklarla ortadan kaldırılamaz. Mevlana’nın, Yunus Emre’nin; Hacı Bayram-ı Veli’nin yolu yasaklanamaz. Devlet hem bunlar adına etkinlikler düzenleyecek, eserlerini resmen yayınlayacak; hem de kurumlarını yasaklayacak; böyle çelişki olmaz. Bu çelişki bir şekilde ortadan kaldırılmalıdır.

Bu kanun kaldırıldığı takdirde Alevî-Bektaşî kimliği kendini yasal zeminde ifade etme imkanına sahip olacak. Kanunun kaldırılmasının ardından, Diyanet bünyesinde teşkil edilecek bir üst kurul; serbest hale gelecek olan tekke ve zaviyeleri denetleyecek; tarikatlerin holding ya da siyasal kurumlara, partilere dönüşmesi de engellenmiş olacak. Aynı zamanda bu kurulda Alevî-Bektaşi toplulukları da ağırlıkları oranında temsil edilip, bütçeden payını alacak; Hacı Bektaş Dergâhı müze olmaktan çıkarılıp,Alevi-Bektaşî kimliğinin merkezi olma statüsünde Alevî-Bektaşîlere iâde edilecek.

Aynı zamanda, dindar sünnilerin Alevî-Bektaşi kimliğine olumsuz bakışları da önemli oranda değişip, gerginlikler, tamamen ortadan kalkmazsa bile, azalacak. Hacı Bektaş Dergahı merkezli; diyanet bünyesinde temsil imkanına sahip bir kimliğe artık hangi Sünnî olumsuz nazarla bakmaya devam eder.

Sonuç

Tüm bu çerçevede, Tekke ve Zaviyelerin Seddine ilişkin 677 sayılı kanunun kaldırılması ya da değiştirilmesi, toplumsal barış ve özgürlükler adına savunulmalıdır. Özellikle CHP’nin de buna karşı çıkmaması ve hatta ön alası gerekir. Bu konuda engel olmayacakları umudunu taşımaktayız.

Sonuç olarak, AİHM Pir Sultan Abdal Dernekleri Genel Başkanı Av. Kazım Genç’in dilekçesi doğrultusunda, Alevilik/Bektaşiliğin İslam dışı, ayrı bir din olduğu yönünde karar verip tescil ederse, böyle bir durum yeni bir azınlık tanımına yol açacağı ve bunun da ülkemizde kaçınılmaz ve onulmaz toplumsal gerilim ve çatışmalara neden olacağı görülmelidir. Aynı zamanda Alevi/Bektaşi kesim içerisinde kimlik kargaşa ve çatışması da yaşanacaktır. Türkiye’nin bu sorunu kendi iç ve tarihi dinamikleriyle çözüme kavuşturması şarttır. Bu da öncelikle Tekke ve Zaviyelerin kapatılmasına ilişkin kanunun mümkünse kaldırılması gerekmektedir. Zaten bu kanunda daha evvel üç kez değişiklik yapılmıştır. Dolayısıyle İnkılap kanunudur, dokunulmazdır tarzında tezler ileri sürmenin bir anlamı yoktur.

 Dipnotlar:

 [1]. Bkz. www.aleviyol.com

2. Tanzimât sonrasında da, özellikle 1856’daki Islahat fermanı ile birlikte Osmanlı toprakları içerisinde yaşayan hristiyan topluluklar, batılı ülkelerin vesâyetine girerek, Osmanlı devletinin çöküşünü hızlandırmıştır.

3. Ahmed Bin Muhammed Bin Es-Sıddîk El-Ğumarî El-Hasenî, Alî Bin Ebî Tâlib , İmâmu’l-‘Arifîn Ev Burhânu’l-Celî Fi Tahkîki İntisâbi’s-Sûfiyye İla Alî. Tahkik: Ahmed Muhammed Mursî En-Nakşibendî, Kahire, 1389/1969

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir